Ayıdan Post, Eski Düşmandan Dost Olmaz 

Türkçede sık kullanılan bir atasözü vardır: “Ayıdan post, eski düşmandan dost olmaz.” Bu söz, yalnızca kişiler arası ilişkiler için değil, sınıflar ve devletler arasındaki ilişkiler bakımından da önemli bir siyasal gerçeği ifade eder. Tarih, sınıfsal karakterini koruyan güçlerin geçici çatışmalarından kalıcı dostluklar ve ilerici sonuçlar üretilemeyeceğini defalarca göstermiştir.  

Son yıllarda AKP iktidarının ABD ile yaşadığı gerilimler üzerinden çeşitli çevrelerde bir “anti-emperyalist dönüşüm” beklentisi oluşturulmaya çalışıldı. FETÖ ile iktidar ortaklığının bozulmasının ardından yaşanan çatışmalar, Suriye politikası, yaptırım tartışmaları ya da zaman zaman yükselen diplomatik krizler, bazı kesimler tarafından AKP’nin Atlantik sisteminden koptuğunun kanıtı olarak sunuldu.  

AKP ile Amerikan emperyalizmi arasındaki gerilim, emperyalizme karşı bağımsızlıkçı bir mücadele değildir. Bu gerilim, uzun yıllar aynı stratejik hedefler doğrultusunda hareket etmiş ortakların iktidar paylaşımı ve bölgesel çıkarlar konusunda yaşadığı bir uyuşmazlıktır. Gerici bir siyasal hareketin, kendi sınıfsal karakterini aşarak tarihsel anlamda ilerici ve anti-emperyalist bir çizgiye yönelmesi mümkün değildir. Çünkü anti-emperyalizm yalnızca dış politikada yaşanan diplomatik sürtüşmelerin değil, aynı zamanda ülkenin ekonomik, siyasal ve toplumsal bağımsızlığını hedefleyen bütünlüklü bir programın adıdır. AKP iktidarının temel ideolojik motoru olan Siyasal İslam; ulusal bağımsızlık, akılcılık ve Aydınlanma değerleriyle kurduğu sorunlu ilişki nedeniyle emperyalizmin özellikle Müslüman toplumlar için işlevsel gördüğü siyasal modellerden biri olagelmiştir. Dayandığı sermaye blokunun üretimden çok rant, finans ve dış bağımlılık ilişkileri üzerinden şekillenen komprador niteliği de dikkate alındığında, böylesi bir siyasal çizgiden tarihsel anlamda milli ve bağımsızlıkçı bir yönelim beklemek, eşyanın tabiatına aykırıdır. 

Eski Dostlar Yeniden Bir Arada 

NATO Zirvesi sonrasında iktidarın yeniden açık biçimde Atlantik eksenli söylemlere yönelmesi, daha düne kadar AKP’den “milli yönelim” çıkarmaya çalışan çevreleri de ciddi bir açmaza sürükledi. Bir dönem AKP’nin devlet içinde milli güçlerle birlikte Atlantikçi unsurları tasfiye ettiğini ileri sürenler, bugün aynı iktidarı yeniden eleştirmek zorunda kalmaktadır. Oysa sorun, AKP’nin çizgisini değiştirmesi değildir; yanlış olan baştan itibaren AKP’nin ihtiyaçları ve öncelikleri konusunda yapılan değerlendirmeydi. 

“Baş düşman” tespiti de bu nedenle yalnızca güncel jeopolitik gelişmelere bakılarak yapılamaz. İnsanlığın bugün ulaştığı tarihsel aşamada emperyalizme karşı mücadele; Aydınlanmanın akılcılığına, ulusal bağımsızlığa, laikliğe, halk egemenliğine ve kamuculuğa sahip çıkmayı gerektirir. Bu tarihsel birikimden koparılarak yapılan her “baş çelişki” analizi, günübirlik siyasal hesapların peşine takılmaya mahkûmdur. 

Bugün Türkiye’de iktidarın attığı her adımı “Atlantik’e karşı milli direniş” olarak yorumlayan anlayışın vardığı nokta ortadadır. Çünkü devlet aygıtı içerisinde iktidarın önüne set çekecek bağımsız bir “milli güç odağı” bulunduğu varsayımı gerçekçi değildir. Bugünkü devlet yapısında belirleyici olan, siyasal ve ekonomik geleceğini mevcut iktidarın devamına bağlamış bürokratik ve siyasal kadrolardır. Bu yapı, kendi varlığını devletin ve milletin çıkarlarıyla özdeşleştirirken, gerçekte iktidarın sürekliliğini esas almaktadır. 

Benzer biçimde CHP’ye yönelik yargısal ve idari operasyonları da “CHP içindeki Amerikancı unsurların tasfiyesi” biçiminde değerlendirmek olgularla uyuşmamaktadır. İktidarın amacı muhalefeti anti-emperyalist bir hatta çekmek değil, siyasal rekabet alanını daraltarak kendi yönetimini tahkim etmektir. Operasyonların temel mantığı, iktidarın devlet üzerindeki denetimini genişletmek ve siyasal alanı kendi ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlemektir. 

Bilimsel Sosyalizm, siyasal gelişmeleri kişilerin niyetleri üzerinden değil, sınıfların konumu ve maddi çıkarları üzerinden değerlendirir. Aynı yöntem bugün de geçerlidir. Emperyalizmle yaşanan her gerilim anti-emperyalizm değildir. Gerici iktidarların zaman zaman emperyalist merkezlerle karşı karşıya gelmesi, onların tarihsel misyonunu değiştirmez. 

Kimdir Bu Milli Kuvvetler? 

Burada üzerinde durulması gereken bir başka nokta ise yıllardır dile getirilen “devlet içindeki milli kuvvetler” tezidir. İlk bakışta umut veren bu yaklaşım, gerçekte siyasal mücadelenin öznesini halktan alıp devlet aygıtı içindeki varsayımsal bir bürokratik kümeye teslim etmektedir. Böylece toplumsal mücadele geri plana itilirken, siyasal değişimin devlet içerisindeki güç dengeleriyle gerçekleşeceği beklentisi yaratılmaktadır. 

Halk örgütlü bir güç olarak sahnede olmadığı sürece devlet içerisinden mucizevi bir “milli damar” çıkmasını beklemek, siyaseti gerçek toplumsal dinamiklerinden koparmaktır. 

Bu nedenle yıllarca dile getirilen “devlet içinde milli güçler belirleyici hale geldi” şeklindeki değerlendirmeler yalnızca hatalı analizler olarak kalmamış, aynı zamanda önemli bir siyasal işlev de görmüştür. Bu söylem, geniş kesimlerde mevcut iktidarın tarihsel yönelimini değiştirdiği algısını besleyerek toplumsal psikolojiyi etkilemiş, iktidarın anti-emperyalist bir misyon üstlendiği beklentisini canlı tutmuştur. 

Bugün gelinen noktada ise NATO Zirvesi sonrasında ortaya çıkan tablo, bu beklentilerin ne kadar temelsiz olduğunu açık biçimde göstermektedir. Asıl sorgulanması gereken, devleti yönlendirdiğini iddia eden çevrelerin gerçekten yön veren aktörler mi olduğu, yoksa iktidarın oluşturduğu siyasal atmosfer tarafından yönlendirilen bir pozisyona mı sürüklendikleridir. Çünkü siyaset, çoğu zaman yalnızca güç kullanarak değil, algı üreterek de yönetilir. 

Ayıdan post çıkamadığı gibi eski düşmandan da dost çıkmaz. Tarihsel deneyimin defalarca doğruladığı bu gerçek, bugün Türkiye siyasetini değerlendirirken de en sağlam pusulalardan biri olmayı sürdürmektedir. 

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar