Tarihe dönüp baktığımızda büyük dönüşümlerin hiçbirinin rahat koşullarda gerçekleşmediğini görürüz. Ne I. Meşrutiyet, ne II. Meşrutiyet, ne de İstiklal Harbi bolluk içinde, geniş imkânlarla ya da herkesin aynı anda aynı hedef etrafında birleşmesiyle kazanılmıştır. Tam tersine, her biri büyük krizlerin, ağır baskıların ve umutsuz görünen dönemlerin ürünüdür.
1876’ya gelindiğinde Osmanlı Devleti derin bir ekonomik bunalımın içindeydi. Dış borçlar artmış, Balkanlar’da isyanlar yayılmış, toprak kayıpları hızlanmış, Avrupa devletleri Osmanlı’nın iç işlerine müdahale eder hâle gelmişti. Devletin geleceğine dair umutsuzluk büyüyordu. İşte böyle bir ortamda Mithat Paşa ve Yeni Osmanlılar, devletin ancak anayasal bir düzene geçerek güç kazanabileceğini savundular. Sayıları çok değildi. Arkalarında bütün devlet aygıtı da yoktu. Ancak örgütlüydüler, ne yapmak istediklerini biliyorlardı ve mücadele etmekten vazgeçmediler. Sonunda Kanun-ı Esasi ilan edildi ve I. Meşrutiyet doğdu.
Aradan otuz yıla yakın bir süre geçti. Meclis kapatılmış, istibdat yönetimi kurulmuştu. Bu kez sahneye Jön Türkler ve İttihat ve Terakki çıktı. Onlar da başlangıçta geniş kitlelere değil, örgütlü bir öncü kadroya dayanıyordu. Baskılara, sürgünlere ve yasaklara rağmen mücadeleyi sürdürdüler. 1908’de II. Meşrutiyet yeniden ilan edildi. Bu da gösterdi ki tarih, karamsarlığın değil, örgütlü iradenin önünü açıyordu.
1919 ise belki de bu gerçeğin en çarpıcı örneğidir. Mondros Ateşkesi’nin ardından ülke işgal altındaydı. Ordular dağıtılmış, silahlar toplanmış, devlet yönetimi büyük ölçüde işgal güçlerinin baskısı altına girmişti. Böyle bir ortamda Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları, oldukça sınırlı imkânlarla Anadolu’da Kurtuluş mücadelesini başlattılar. Erzurum ve Sivas kongreleri toplandı, Türkiye Büyük Millet Meclisi açıldı, bir yandan bağımsızlık savaşı yürütülürken diğer yandan yeni devletin temelleri atıldı. Başlangıçta sayı olarak küçük olan bu öncü kadro, zamanla milletin desteğini kazanarak bağımsızlık mücadelesini zafere ulaştırdı.
Bu üç dönemin tarihsel koşulları birbirinden farklıdır. Ancak ortak yönleri dikkat çekicidir. Hiçbiri kolay zamanlarda başlamadı. Hiçbiri bütün imkânlara sahip değildi. Hiçbiri “önce herkes gelsin, sonra mücadele ederiz” anlayışıyla hareket etmedi.
Ortak olan; hedefe inanmak, örgütlü davranmak, kararlılığı korumak ve en zor zamanlarda bile umudu kaybetmemektir.
Tarih bize şunu öğretir: Büyük dönüşümler önce sayıyla değil, iradeyle başlar. İnanç, örgütlenmeyi; örgütlenme, mücadeleyi; mücadele ise toplumsal dönüşümü büyütür. Karamsarlık hiçbir dönemi ileriye taşımamıştır. Tarihi değiştirenler, en zor koşullarda bile geri adım atmayan, kendisine ve yol arkadaşlarına güvenen insanlar olmuştur.
Çünkü başarının ilk şartı, önce kazanılacağına inanmaktır.