Kemal Kılıçdaroğlu’nun Teori dergisinin Haziran 2026 tarihli 437. sayısında yayımlanan “Batı’nın Yol Ayrımı: ABD’nin Batısı mı, Aydınlanmanın Batısı mı?” başlıklı yazısı, ilk bakışta küresel güç dengelerine ilişkin bir değerlendirme gibi görünmektedir. Yazı, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Batı’yı Hristiyan inancı, ortak soy, kültür ve medeniyet mirası üzerinden tanımlayan yaklaşımına sert bir itirazla başlamaktadır. Kılıçdaroğlu, bu anlayışı sömürgeci güç siyasetine dönüş çağrısı olarak değerlendirmekte; demokrasiyi, insan haklarını ve halkların kendi kaderini tayin hakkını yok sayan bir saldırganlık olarak mahkûm etmektedir.
Ancak yazının asıl anlamı ve amacı bu itirazın nereye bağlandığında ortaya çıkmaktadır. Kılıçdaroğlu, Rubio’nun temsil ettiği saldırgan Batı anlayışının karşısına Avrupa’nın hukuk, demokrasi ve Aydınlanma mirasını yerleştirmektedir. Böylece metin, ABD’ye karşı bağımsızlıkçı bir itiraz geliştirmek yerine, Türkiye’nin geleceğini yeniden “Aydınlanmacı Avrupa’nın” iradesine bağlayan bir çağrıya dönüşmektedir. Kılıçdaroğlu Batı’ya karşı çıkmamaktadır; Batı’nın hangi yanına yaslanılacağını tartışmaktadır. Bu fark küçük görünebilir; oysa siyasal açıdan belirleyicidir.
ABD’nin Batısı mı, Aydınlanmanın Batısı mı?
Kılıçdaroğlu’nun yazısındaki temel karşıtlık başlıktan itibaren göze çarpmaktadır: Bir tarafta Hristiyanlık, soy ve güç siyaseti üzerinden kurulan saldırgan Amerikan Batısı; diğer tarafta hukuk, demokrasi ve Aydınlanmayla özdeşleştirilen Avrupa. Bu karşıtlık ilk bakışta anlamlı görünebilir. Gerçekten de Rubio’nun temsil ettiği Batı anlayışı dışlayıcı, gerici ve sömürgecidir. Ancak Kılıçdaroğlu bu anlayışı eleştirirken Avrupa’yı masum bir tarihsel odak olarak sunmaktadır.
Oysa Avrupa yalnızca aklın, hukukun ve yurttaşlık fikrinin ürünü değildir. Aynı zamanda sömürgeciliğin, köle ticaretinin ve dünya halklarının emeğinin ve doğal kaynaklarının talan edilmesi üzerinde yükselmiştir. Belçika’nın Kongo’daki zorla çalıştırma rejimi, Fransa’nın Cezayir’deki askeri şiddeti, İngiltere’nin Hindistan’daki kapsamlı ekonomik sömürüsü; Avrupa tarihinin dışına atılabilecek sapmalar değildir. Bunlar günümüz Avrupasının kurucu temelleridir. Avrupa kendi içinde hukuk ve temsil kurumlarını geliştirirken, dışarıdaki dünyada sömürgeci egemenlik biçimlerini örgütlemiştir.
Bu nedenle Kılıçdaroğlu’nun “fazilet Avrupası” ile “melanet Avrupası” ayrımı, tarihsel olarak birbirinden kopuk iki ayrı gerçekliğe değil, aynı sürecin iç içe geçmiş iki yüzüne işaret eder. Rubio’nun kötü Batısına karşı Avrupa’nın iyi Batısına yönelmek, anti-emperyalist bir kopuş değildir. Emperyalist sistemin bir kanadından diğerine doğru yönelen bir meşruiyet arayışıdır.
Cumhuriyetçilik mi, Batıcılık mı?
Kılıçdaroğlu’nun yazısındaki en önemli sorunlardan biri, Cumhuriyet’in çağdaşlaşma hedefini Avrupa merkezli bir bütünleşme arayışına dayanak yapmasıdır. Yazıda Atatürk’ün “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkma” hedefi hatırlatılmakta ve bu hedef, Türkiye ile Avrupa arasındaki ortaklığın yeniden canlandırılması için teorik bir zemin haline getirilmektedir.
Oysa bu sözün işaret ettiği yön başkadır. “Muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak”, bir medeniyet çerçevesine dâhil edilme talebi değil, o düzeyi bağımsız bir iradeyle aşma iddiasıdır. Bu cümlede eklemlenme değil aşma, taklit değil kuruculuk, dış onay değil bağımsız tarihsel iddia vardır. Kılıçdaroğlu ise Cumhuriyet’in bu aşma iradesini, Avrupa’yla bütünleşme çağrısının tarihsel gerekçesine dönüştürmektedir.
Cumhuriyetçilik ile Batıcılık arasındaki fark tam burada belirginleşir. Cumhuriyetçilik çağdaşlaşmayı bağımsızlıkla birlikte düşünür; Batı’nın bilimsel ve teknik birikimini önemser, fakat egemenliğin kaynağını Batı başkentlerinde değil millette bulur. Batıcılık ise çağdaşlaşmayı Batı’ya kabul edilme ve Batı’nın değerler hiyerarşisinden meşruiyet alma biçiminde kavrar. Kılıçdaroğlu’nun şu cümlesi bu farkı açık biçimde göstermektedir: “Avrupa’nın kurumsal mimarisi içinde güçlü biçimde konumlanan bir Türkiye, en çok Avrupa’nın çıkarına olacaktır.” Burada Türkiye’nin geleceği halkın bağımsız iradesinden değil, Avrupa’nın kurumsal yapısı ve stratejik çıkarları içinden tanımlanmaktadır. Üstelik bu konumlanma, Türkiye’nin değil “en çok Avrupa’nın çıkarına” olacak bir denklem içinde savunulmaktadır. Bu, Cumhuriyetçi bir yaklaşım değildir.
Hangi Batı Değil, Hangi Türkiye?
Kılıçdaroğlu’nun yazısındaki en çarpıcı boşluk Türk halkının yokluğudur. Metinde Rubio konuşmakta, Avrupa yol ayrımında durmakta, Osmanlı aydınları tartışmakta, Atatürk hedef koymaktadır. Fakat bugün Türkiye’de yaşayan, yoksullukla, güvencesizlikle, tarikat kuşatmasıyla, hukuksuzlukla ve siyasal baskıyla karşı karşıya olan halk, bu metinde belirleyici bir güç olarak yer almamaktadır.
Yazıda Türkiye kendi toplumsal mücadeleleriyle değil, Avrupa açısından taşıdığı stratejik ve ekonomik değerle anlam kazanmaktadır. Türkiye’nin değeri, halkın bağımsız iradesinden değil Avrupa için taşıdığı jeopolitik önemden çıkarılmaktadır. Oysa Türkiye’nin krizi, Avrupa’ya “sizin için vazgeçilmeziz” denilerek ya da Avrupa’nın kendi fazilet iddiasını hatırlamasıyla çözülemez. Türkiye’nin asıl meselesi; neoliberal-İslamcı sermaye düzeninden, tarikat ve cemaat ağlarının toplumsal kuşatmasından ve hukuku siyasal iktidarın aracı haline getiren otoriter rejimden kurtulmaktır. Bu kurtuluş dış merkezlerin tutumuyla değil, halkın örgütlü mücadelesiyle, laiklikten taviz vermeyen bir kamusal iradeyle ve bağımsızlıkçı bir ideolojik doğrultuyla mümkün olabilir.
Bu nedenle temel soru “ABD’nin Batısı mı, Aydınlanmanın Batısı mı?” değildir. Temel soru şudur: Türk halkı kendi ülkesinde egemenliği yeniden nasıl kuracaktır?
Halkın İradesi, Mahkeme Kararları ve CHP Krizi
Kılıçdaroğlu’nun Teori yazısındaki düşünsel yönelim ile CHP’de yaşanan güncel kriz arasındaki bağ görülmeden yazının gerçek anlamı kavranamaz. Çünkü bu iki boyut birbirinden bağımsız değildir; aynı siyasi anlayışın farklı zeminlerdeki görünümleridir.
Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla CHP genel başkanlığına getirilmesi ve genel merkezin polis zoruyla boşaltılması, hukukun Saray rejimi tarafından siyasal bir silaha dönüştürülmesinin açık bir örneğidir. İktidarı değiştirebilecek toplumsal gücün biriktiği en önemli merkezlerden birinin böyle bir kargaşaya itilmesi, adalet arayışıyla ya da parti içi arınmayla açıklanamaz. Siyasal İslamcı ve Amerikancı iktidardan kurtulmak isteyen milyonların umudunu ve öfkesini barındıran siyasal enerjinin doğrudan yok edilmesi amaçlanmıştır.
Kılıçdaroğlu’nun burada üstlendiği işlev tam da bu nedenle önemlidir. İçeride halkın siyasi enerjisini mahkeme süreçleri ve parti içi krizlerle tüketen bu çizgi, dışarıda Türkiye’nin geleceğini Avrupa’nın “fazilet” iddiasına bağlamaktadır. Meşruiyet meydanlarda, emekçilerin mücadelesinde, gençlerin öfkesinde ve laiklik talebinde değil; dış merkezlerde, mahkeme koridorlarında ve denetlenebilir kurumsal çerçevelerde aranmaktadır.
Erdoğan iktidarı; Cumhuriyet’in kurucu kurumlarını tasfiye eden, laikliği ve Aydınlanma birikimini hedef alan, tarikat ve cemaat ağlarını devlet yapısının içine yerleştiren bir rejim inşa etmiştir. Halkı yoksulluğa, güvencesizliğe ve ahlaki çürümeye mahkûm eden bu iktidar, aynı zamanda tam bağımsızlık anlayışından uzaklaşarak Türkiye’yi ABD güdümlü NATO politikalarının uyumlu bir parçası haline getirmiştir. Böyle bir iktidar karşısında “Kılıçdaroğlu Saray rejimine hizmet ediyor” demek bile artık eksik kalmaktadır. Bu cümlede hâlâ bir niyet-sonuç ayrımı, bir iyi niyet varsayımı ve zihinsel bulanıklık vardır. Oysa Kılıçdaroğlu, Erdoğan iktidarının iktidarda kalması için faaliyet gösteren, bu iktidarın ihtiyaç duyduğu siyasal dağılmayı sağlayan aktif bir aktördür.
Meşruiyetin Gerçek Adresi
Kılıçdaroğlu’nun Teori yazısı Batı’ya mesafeli bir eleştiri değildir. Batı merkezli meşruiyet arayışının yeni bir ifadesidir. ABD’nin saldırgan Batı anlayışına itiraz ederken Türkiye’nin geleceğini Avrupa’nın ABD karşıtı olma hayaline emanet etmektedir.
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı hangi Batı’ya yaslanacağını belirlemek değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, egemenliği yeniden halkın ellerine verecek bağımsız, kamucu, laik ve cumhuriyetçi bir ideolojik doğrultudur. Cumhuriyet’in tarihsel mirası, millet egemenliğini ve tam bağımsızlığı esas alır; dış merkezlerden onay beklemeyi değil, halkın kendi geleceğini bizzat kurmasını öngörür.
Bugün yapılması gereken, Türkiye’nin kaderini Batı’nın hangi yüzüne teslim edeceğimizi tartışmak değildir. Türkiye halkının kendi kaderine sahip çıkacağı yolu açmaktır. Kılıçdaroğlu’nun yazısının gerisindeki siyasi gerçek de tam olarak budur: Kılıçdaroğlu Batı’ya karşı değildir; Batı’nın hangi biçimine yaslanacağını tartışmaktadır.
Yazarın Son Yazıları