Hazırlayan : Ali Çataltepe
10–18 Ekim 2026 | Avrupa Gündemi
Almanya’da AfD Yükseliyor, Fransa’da Toplumsal Öfke Sokağa Taşıyor
Avrupa’nın iki büyük ülkesi Almanya ve Fransa, aynı yapısal krizin farklı görünümleriyle karşı karşıya. Almanya’da sosyal devletin geleceği, Ukrayna’ya ayrılan kaynaklar ve AfD’nin yükselişi tartışılırken; Fransa’da hayat pahalılığına, kamu hizmetlerindeki çöküşe ve bütçe kesintilerine karşı büyüyen toplumsal tepki ülke çapında kitlesel gösterilere dönüştü.
Haftanın gelişmeleri, Avrupa’da ekonomik durgunlukla savaş harcamaları, bütçe disipliniyle toplumsal ihtiyaçlar ve düzen partileriyle yükselen sağ arasındaki çelişkilerin giderek keskinleştiğini gösteriyor.
Almanya: “Reform” Baskısı ve Sağın Yükselişi
Merz hükümeti sosyal devlet tartışmasının merkezinde Başbakan Friedrich Merz, Federal Meclis’te yaptığı konuşmada Almanya’nın kapsamlı bir “reform” dönemine girmesi gerektiğini savundu. Emeklilik sistemi, sağlık hizmetleri, bakım sigortası ve iş gücü piyasası hükümetin öncelikli müdahale alanları arasında bulunuyor.
Merz yönetimi bu düzenlemeleri sosyal devletin mali açıdan sürdürülebilmesi ve Alman ekonomisinin rekabet gücünün artırılması gerekçesiyle savunuyor. Ancak tartışmanın asıl düğüm noktası, ekonomik yavaşlamanın ve yaşlanan nüfusun oluşturduğu mali yükün kimlerin omuzlarına bindirileceğidir. Emekçilerden daha yüksek prim ve daha uzun çalışma süresi istenirken büyük sermayenin vergilendirilmesi aynı ölçüde gündeme getirilmiyor.
AFD ile BSW Arasındaki İşbirliği “Siyasi Seti” Sarstı
Saksonya-Anhalt Eyalet Meclisinde aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) ile sol-popülist BSW, Ukrayna’ya askerî yardımın durdurulmasını isteyen önergeyi birlikte kabul etti.
Eyalet parlamentolarının dış politika konusunda karar yetkisi bulunmadığı için önergenin doğrudan bir yaptırımı yok. Buna rağmen oylama, AfD ile işbirliğini önlemeyi amaçlayan ve Almanya’da “güvenlik duvarı” olarak adlandırılan siyasetin giderek aşındığını gösterdi.
AfD’nin Saksonya-Anhalt seçimlerinde mutlak çoğunluğa yaklaşması, partinin artık yalnızca bir protesto hareketi değil, eyalet düzeyinde iktidar seçeneği olarak ortaya çıktığını gösteriyor. BSW yönetimi resmî bir koalisyona yanaşmasa da değişken parlamento çoğunlukları üzerinden AfD ile ortak hareket edebileceğini ilan ediyor.
Bu gelişme, Almanya’daki toplumsal hoşnutsuzluğun nedenlerini ortadan kaldırmak yerine AfD’yi dışlamakla yetinen düzen partilerinin siyasetinin sınırlarını da ortaya koyuyor.
Ukrayna Yardımları Borçlanma Sınırına Takılıyor
Kalkınma Bakanı Reem Alabali-Radovan, Ukrayna’ya sağlanan sivil desteğin sürdürülebilmesi için anayasal borçlanma sınırında yeni bir istisna yapılmasını istedi.
Bakanlığın Ukrayna’ya ayırdığı kaynak 2022’de 670 milyon, 2023’te 750 milyon avroyken 2026’da yaklaşık 330 milyon avroya geriledi. Dışişleri Bakanı Johann Wadephul öneriye destek verirken CDU içinde yeni borçlanma istisnalarına karşı çıkanlar bulunuyor.
Tartışma, Almanya’nın temel bütçe çelişkisini görünür hâle getiriyor: Hükümet bir yandan sosyal harcamalarda tasarruf ve bütçe disiplini isterken diğer yandan savunma harcamalarıyla Ukrayna’ya verilen desteği artırmaya çalışıyor.
Berlin’de Koalisyon Krizi Şimdilik Aşıldı
Berlin’de Sol Parti, SPD ve Yeşiller arasında yürütülen ön görüşmeler, antisemitizmle mücadele konusunda hazırlanan ortak açıklama üzerindeki anlaşmazlık nedeniyle kısa süreliğine askıya alındı.
Ancak taraflar 17 Ekim’de yeniden uzlaşmaya vardı. Böylece Sol Parti öncülüğünde SPD ve Yeşillerin katılacağı bir eyalet hükümeti için resmî koalisyon görüşmelerinin önü açıldı. Uzlaşma metninde büyük konut şirketlerinin belirli koşullarla kamulaştırılması ve yaklaşık 160 bin konutun piyasa düzeninin dışına çıkarılması hedefi de yer aldı.
Dolayısıyla Berlin’deki gelişmeyi görüşmelerin kesin olarak sona ermesi değil, kısa süreli bir siyasi krizden sonra sağlanan kırılgan uzlaşma olarak değerlendirmek gerekiyor.
Merz, AB Bütçesinin Küçültülmesini İstiyor
Merz, Avrupa Birliği’nin yeni uzun vadeli bütçe teklifinin daha da küçültülmesi gerektiğini savundu. Üye ülkeler arasında uzlaşma sağlanamadığı için kasım ayında yeni bir Avrupa Konseyi toplantısı yapılması bekleniyor.
Almanya’nın tutumu, AB’nin önündeki temel çelişkiyi yansıtıyor: Birlikten savunma, Ukrayna, enerji dönüşümü ve ekonomik rekabet için daha fazla kaynak ayırması istenirken ortak bütçenin büyütülmesine karşı çıkılıyor. Sonuçta bu çelişkinin bedeli sosyal fonlara, tarıma ve bölgesel kalkınma harcamalarına yönelik kesintilerle emekçilere çıkarılabilir.
Fransa: Toplumsal Öfke Ülke Çapında Patladı
Öğrenci hareketi genel bir toplumsal itiraza dönüştü. Fransa’da öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar ve kötüleşen eğitim koşulları nedeniyle başlayan lise öğrenci eylemleri; sendikaların, kamu çalışanlarının, ulaşım emekçilerinin ve hayat pahalılığından etkilenen geniş kesimlerin katılımıyla ülke çapında bir protesto hareketine dönüştü.
17 Ekim’de düzenlenen gösterilere hükümete göre yaklaşık 550 bin, CGT sendikasına göre ise 800 bin kişi katıldı. Gösterilerin temelinde yükselen yaşam maliyetleri, akaryakıt fiyatları, ücretlerin gerilemesi, kamu hizmetlerinin zayıflaması ve yeni bütçe kesintilerine duyulan tepki bulunuyor.
Kitlesel Gösteriler Şiddet Olaylarının Gölgesinde Kaldı
Yüz binlerce kişi barışçıl biçimde yürürken bazı şehirlerde maskeli gruplarla polis arasında ağır çatışmalar yaşandı. Mağazalar yağmalandı, araçlar ve kamu binaları ateşe verildi. Limoges kentinin 143 yıllık tarihî belediye binası kundaklama sonucunda büyük ölçüde yıkıldı.
İlk açıklamalarda 1.200 kişinin gözaltına alındığı ve 150 polisin yaralandığı bildirilmişti. Ancak 18 Ekim’de açıklanan güncel bilançoya göre gözaltı sayısı 2 bini, yaralı polis sayısı 600’ü geçti. Paris’te gösteriler sırasında kalp krizi geçiren bir eylemci hayatını kaybetti.
Polisin müdahale yöntemleri de tartışmaların merkezinde. Saint-Étienne’de 17 yaşındaki bir genç, polis tarafından kullanılan bir el bombasının patlaması sonucunda elini kaybetti. Bundan iki hafta önce Lens’te 15 yaşındaki başka bir öğrencinin benzer biçimde yaralanması üzerine bazı patlayıcı mühimmatların kullanımı geçici olarak durdurulmuştu. Polis denetim birimi, güvenlik güçlerine yönelik en az iki düzine şiddet iddiasını inceliyor.
Hükümet Şiddeti Öne Çıkarıyor, Toplumsal Nedenler Geri Plana İtiliyor
Başbakan Sébastien Lecornu olayları “korkunç düzeyde şiddet” sözleriyle kınarken, Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron sorumluların cezalandırılacağını açıkladı. Hükümet, yaşananlardan “aşırı sol grupları” ve yağmacıları sorumlu tutuyor.
Şiddet olayları elbette kitlesel hareketin meşru taleplerinin önüne geçiyor. Ancak bütün protesto dalgasını yağmacılık üzerinden açıklamak, yüz binlerce insanı sokağa çıkaran ekonomik ve toplumsal nedenlerin üzerini örtüyor. Fransa’da yaşanan yalnızca bir güvenlik sorunu değil; ücret, eğitim, kamu hizmetleri ve siyasal temsil krizidir.
Sarı Yelekliler hareketinin yeniden canlandırılması yönündeki çağrıların karşılık bulması da bu nedenle hükümeti kaygılandırıyor. Toplumun farklı kesimlerinde biriken öfke, ortak ve sürekli bir harekete dönüşme potansiyeli taşıyor.
Borç Krizi Toplumsal Krizi Ağırlaştırıyor
Fransa’nın kamu borcu 2026’nın ikinci çeyreğinde 3,6 trilyon avroya, yani millî gelirin yüzde 119’una ulaştı. Ülkenin 2025 yılı bütçe açığı ise millî gelirin yüzde 5,1’i düzeyinde gerçekleşti.
Bu tablo Fransa’yı bütçe kesintileri yapmaya zorlarken kesintilerin eğitimden, sağlıktan ve sosyal hizmetlerden yapılması toplumsal tepkiyi daha da büyütüyor. Borçlanma maliyetlerinin yükselmesi ve siyasal belirsizlik, yalnızca Fransa’yı değil avro bölgesinin bütçe kurallarını ve mali bütünlüğünü de baskı altına alıyor.
Bu durum avronun yakın zamanda çökeceği anlamına gelmiyor. Ancak Fransa gibi büyük bir ekonominin aynı anda borç, büyüme, bütçe ve yönetim krizi yaşaması, Avrupa’nın ekonomik ve siyasal kırılganlığını artırıyor.
Avrupa’nın Sorunu Kaynak Yokluğu Değil, Kaynakların Paylaşımıdır
Almanya ile Fransa’daki gelişmeler ilk bakışta birbirinden farklı görünüyor. Almanya krizi reform paketleri, borçlanma kuralları ve parlamento pazarlıklarıyla yönetmeye çalışırken Fransa’da biriken öfke doğrudan sokağa taşıyor.
Fakat iki ülkede de temel sorun aynıdır: Ekonomik krizin bedelini kimin ödeyeceği.
Avrupa yönetimleri savunma ve savaş harcamaları için bütçe kurallarını esnetmeye hazırken emeklilik, eğitim, sağlık ve ücretler söz konusu olduğunda halka tasarruf çağrısı yapıyor. Bu çelişki geleneksel partilere olan güveni aşındırıyor; aşırı sağın ve düzen dışı siyasal seçeneklerin güçlenmesine alan açıyor.
Avrupa’nın geleceğini belirleyecek soru bütçelerin yalnızca ne kadar büyük olduğu değildir. Asıl soru, kamu kaynaklarının savaş ve sermaye için mi, yoksa emekçilerin ihtiyaçları ve kamusal kalkınma için mi kullanılacağıdır.