Çocuklarımızın Geleceğini Kimlere Bırakacağız?

Yeni bir eğitim öğretim yılına giriyoruz.

14 Eylül’de okullarımız yeniden çocuklarımızın sesiyle, öğretmenlerimizin emeğiyle ve ailelerin umutlarıyla dolacak. Her eğitim yılı başlangıcı, aslında yalnızca ders zilinin çalması değildir. Bir ülkenin geleceğinin yeniden şekillendirildiği büyük bir başlangıçtır. Çünkü okula giren her çocuk, Türkiye’nin geleceğidir. Bu nedenle eğitim politikalarını yalnızca müfredat, ders saati, sınav sistemi veya okul binaları üzerinden tartışamayız. Asıl sorumuz çok daha temel olmalıdır:

Biz nasıl bir insan, nasıl bir yurttaş ve nasıl bir Türkiye yetiştirmek istiyoruz?

Ben bir eğitimci olarak bu sorunun cevabının açık olduğuna inanıyorum.

Çocuklarımızı korkuyla değil özgüvenle; dogmayla değil bilimle; ayrıştırmayla değil ortak değerlerle; itaat kültürüyle değil akıl, vicdan ve sorumluluk duygusuyla yetiştirmeliyiz.

Millî Eğitim Bakanlığının 2026–2027 eğitim öğretim yılına ilişkin genelgesinde millî birlik ve beraberlik, vatan sevgisi, kardeşlik hukuku ve öğretmenlik mesleğinin itibarı gibi başlıkların öne çıkarılması tabii önemlidir. Ancak burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır. Millî olmak ile ideolojik veya dinsel bir kalıba çocukları sokmak aynı şey değildir.

Millî eğitim; çocuklarımıza bu ülkenin tarihini, bağımsızlık mücadelesini, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesini, Atatürk’ü, bilimi, hukuku, üretmeyi, emeği ve toplumsal sorumluluğu öğretmelidir.

Çocuğa vatan sevgisini öğretmenin yolu onu dünyadan koparmak değildir. Tam tersine;

Vatanını sevmek, ülkesinin toprağını, suyunu, ormanını, denizini korumaktır.

Vatanını sevmek, ülkesinin bilimde ve teknolojide ileri gitmesini istemektir.

Vatanını sevmek, yoksul çocuğun da nitelikli eğitim almasını savunmaktır.

Vatanını sevmek, öğretmenin itibarını korumaktır.

Vatanını sevmek, Cumhuriyet’i ve hukukun üstünlüğünü savunmaktır.

Vatanını sevmek, Türkiye’nin geleceğini başka ülkelerin veya başka yapıların iradesine teslim etmemektir.

İşte gerçek millî eğitim budur.

Milli Eğitimin temeli bilim ve Cumhuriyet olmalıdır. Burada açık konuşmak zorundayız.

Türkiye’nin eğitim sorunlarını çözerken dinî duyguların istismar edilmesine izin veremeyiz.

Çocukların ve gençlerin manevi gelişimini önemsemek başka bir şeydir; eğitim alanını tarikat, cemaat veya herhangi bir örgütlü yapının nüfuz alanına dönüştürmek başka bir şeydir.

Devletin eğitim sorumluluğu devredilemez. Okul, çocuğun bilimle buluştuğu yerdir. Öğretmen, çocuğun aklını ve yeteneklerini geliştiren rehberdir. Okul; herhangi bir cemaatin, tarikatın, siyasi yapılanmanın veya ekonomik çıkar grubunun çocuklar üzerinde nüfuz kuracağı alan değildir. Din eğitimi de bilimsel, pedagojik ve hukuki esaslar içerisinde ele alınmalıdır. Çünkü çocuk, yetişkinlerin ideolojik mücadele alanı değildir.

Çocuk korunması gereken bir gelecektir. Onun zihnini şekillendirme sorumluluğu, toplumun tamamına karşı hesap verebilen kamu eğitim sisteminde olmalıdır.

Bu nedenle hangi ad altında olursa olsun, devletin eğitim görevini tarikat ve cemaat yapılanmalarına bırakan anlayışa karşı çıkmak yalnızca siyasi bir tercih değil, aynı zamanda bir eğitimci sorumluluğudur.

Çocuklarımızın zihni cemaat ve tarikatların etki alanına bırakılamaz. Çocuklarımızın inançlarına saygılı olmalıyız. Ancak saygı ile istismar arasındaki çizgiyi de çok iyi bilmeliyiz.

Din, insanın vicdanına ve inancına ilişkin bir alandır. Eğitim ise aklın, bilimin, sorgulamanın ve öğrenmenin alanıdır. Bu ikisini birbirine düşmanlaştırmadan, fakat birbirinin yerine de koymadan değerlendirmek zorundayız. Dini değerleri korumak dini siyaset aracı yapmayı gerektirmez. Çocuklarımıza iyiliği, dürüstlüğü, yardımlaşmayı, adaleti ve vicdanı öğretmek için onları herhangi bir cemaatin veya tarikatın denetimine teslim etmeye ihtiyacımız yoktur.

Bunları öğretmenin en güçlü yolu; iyi bir okul, nitelikli öğretmen, bilimsel eğitim ve güzel bir toplumsal örnektir.

Çocuklarımızı yalnızca sınavlara hazırlayarak geleceğe hazırlamış olmayız. Okul çocukları yalnız sınava hazırlayan bir kurum değildir.

Onlara; düşünmeyi, sorgulamayı, üretmeyi, eleştirmeyi, sorumluluk almayı, dayanışmayı, doğayı korumayı, ülkesini sevmeyi, farklı düşüncelere saygı göstermeyi, hak ve adalet duygusunu öğretmeliyiz.

MEB’in bu yıl “Maarifin Kalbinde Oyun” temasını öne çıkarması da çocuk gelişiminin yalnızca akademik başarıdan ibaret olmadığını hatırlatması bakımından değerlidir. Genelgede oyun, çocuğun öğrenme, gelişme, sosyalleşme ve kendini ifade etme süreçlerinin parçası olarak ele alınıyor. Ancak bütün bunların merkezinde çocuğun üstün yararı bulunmalıdır.

MEB’in yeni genelgesinde öğretmenlik mesleğinin saygınlığının ve mesleki itibarının korunmasına özel vurgu yapılıyor.

Bu yaklaşımın gereğini yerine getirmek zorundayız. Öğretmenin itibarını kağıt üzerinde bırakamayız. Öğretmenin itibarı yalnızca kılık kıyafet üzerinden de değerlendirilemez.

Öğretmenin itibarı; emeğiyle, bilgisiyle, mesleki özgürlüğüyle, ekonomik koşullarıyla, toplumdaki saygınlığıyla, öğrencisi karşısındaki otoritesi ve güvenilirliğiyle bir bütündür.

Öğretmeni yalnızca talimatları uygulayan bir memur konumuna indirgemek, eğitimin niteliğini yükseltmez.

Türkiye’nin öğretmene ihtiyacı vardır. Hem de düşünen, sorgulayan, araştıran, çocukların farklılıklarını gören ve onların yeteneklerini ortaya çıkaran öğretmenlere…

Bugün Türkiye’nin en büyük eğitim sorunlarından biri de fırsat eşitsizliğidir.

Bir çocuğun geleceği ailesinin ekonomik durumuna göre belirlenmemelidir. Eşit ve nitelikli eğitim bir lüks değildir. Zengin çocuğun özel dersle, özel okulla, yabancı dil kursuyla ve teknolojik olanaklarla ilerlediği; yoksul çocuğun ise temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlandığı bir eğitim sistemi toplumsal adaleti güçlendiremez. Devletin görevi çocukları birbirinden ayırmak değil, aralarındaki olanak farkını azaltmaktır.

Köydeki çocuk da kentteki çocuk kadar nitelikli eğitime ulaşabilmelidir. Dar gelirli ailenin çocuğu da bilim laboratuvarına, kütüphaneye, sanata, spora ve teknolojiye erişebilmelidir.

Bugün asıl sorumuz ‘Biz çocuklara nasıl bir Türkiye bırakacağız’ olmalıdır. Evet, temel sorun da budur.

Çocuklarımıza; bilimden uzaklaşan, ezberleyen, korkuyla susan, başkasının düşüncesini sorgulamadan kabul eden bir Türkiye mi bırakacağız?

Yoksa; bilime inanan, Cumhuriyet’in kazanımlarını bilen, vatanını seven, özgürce düşünebilen, üreten, sorgulayan, hukuka ve adalete güvenen, kadınları ve erkekleri eşit yurttaşlar olarak gören, dünyayla yarışan, kendi ayakları üzerinde duran bir Türkiye mi?

Ben ikinci Türkiye’yi istiyorum. Ve bir eğitimci olarak bunun mümkün olduğuna inanıyorum.

Bugün ihtiyacımız olan şey, eğitim üzerinden sürekli yeni kamplaşmalar yaratmak değildir.

İhtiyacımız olan; bilimsel eğitim, laik kamu eğitimi, güçlü öğretmen, güvenli okul, fırsat eşitliği, nitelikli müfredat ve Cumhuriyet’in temel değerleri etrafında ortaklaşmış bir eğitim anlayışıdır.

Çocuklarımızın geleceğini günlük siyasi tartışmaların üzerinde tutmalıyız.

Eğitim politikaları günü kurtarmak için değil, gelecek kuşakları hazırlamak için yapılmalıdır.

Ve özellikle altını çiziyorum: Devlet eğitim alanındaki sorumluluğunu hiçbir tarikat, cemaat, vakıf veya başka bir yapı ile paylaşarak küçülmemelidir.

Devletin görevi nettir: Çocuğu korumak, öğretmeni güçlendirmek, okulu geliştirmek,

bilimi esas almak, Cumhuriyet’in yurttaşını yetiştirmek.

14 Eylül’de ders zili çaldığında yalnızca yeni bir eğitim yılı başlamış olmayacak. Türkiye’nin geleceği için yeni bir sınav başlayacak.

Bu sınavın soruları hepimiz için aynıdır:

Çocuklarımızı neyle yetiştireceğiz? Bilgiyle mi, dogmayla mı? Bilimle mi, hurafeyle mi? Özgür düşünceyle mi, kör itaatle mi? Cumhuriyet bilinciyle mi, cemaat bağımlılığıyla mı? Vatan sevgisiyle mi, ayrıştırmayla mı?

Cevabım açıktır:

Çocuklarımızın geleceğini bilime, akla, Cumhuriyet’e, laik kamu eğitimine ve nitelikli öğretmenlere emanet etmeliyiz.

Çünkü Türkiye’nin geleceği sınıflarda kurulacaktır. Ve o sınıflarda yetişen çocuklar, yarının Türkiye’sini kuracaktır.

Çocuklarımızın zihni de geleceği de hiçbir tarikatın, cemaatin veya çıkar grubunun nüfuz alanı olamaz.

Türkiye’nin geleceğini korumak istiyorsak önce eğitimimizi korumalıyız.

Bilimsel, laik, nitelikli, eşit ve Cumhuriyet’in temel değerlerine bağlı bir millî eğitim sistemi için mücadele etmek hepimizin sorumluluğudur.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar