Siyaset Kuyusunda Ahlak

İnsanı insan yapan değerlerin başında ahlak gelir.

Ahlak yalnızca özel hayatın meselesi değildir. Ticaretin de hukukun da devlet yönetiminin de siyasetin de temelidir. Çünkü yasa her şeyi düzenleyemez. Hukukun yetişemediği yerde insanı durduran şey vicdan, ölçü ve ahlaktır.

Bugün Türkiye siyasetinin en ağır meselesi belki de tam olarak budur: Ahlakın siyasetten çekilmesi.

Siyaset uzun zamandır fikirlerin, ilkelerin ve toplumsal projelerin yarıştığı bir alan olmaktan uzaklaşıyor. Yerine güç ilişkilerinin, kişisel hesapların, makamların, tehditlerin, pazarlıkların ve çıkarların belirleyici olduğu bir düzen yerleşiyor.

İktidar olmak, devleti yönetme yetkisini almak demektir. Mevcut siyasi iktidarın aksine devleti mülk edinmek değildir.

Kamu gücü de iktidarın şahsi sopası değildir.

Devletin kurumları, yargısı, bürokrasisi ve ekonomik imkânları siyasi rakipleri hizaya sokmak, belediye başkanlarını baskı altında tutmak veya seçilmiş insanları parti değiştirmeye zorlamak için kullanılıyorsa, oradaki sorun yalnızca hukuk sorunu değildir.

Aynı zamanda derin bir ahlak sorunudur.

Hele yargının kullanılıyor olması tuzun koktuğu noktadır ki maalesef uzun zamandır ülkemizde yaşanan tam da budur.

Fakat meselenin yalnızca bir tarafı yok.

Bir siyasetçi yıllarca bir partinin adıyla seçime giriyor, o partinin seçmeninden oy istiyor, meydanlarda onun ilkelerini savunuyor; sonra baskı, kişisel hesap veya siyasi pazarlık nedeniyle başka bir partiye geçiyorsa burada da seçmene karşı ciddi bir ahlaki sorumluluk doğar.

Çünkü seçmen yalnızca kişiye oy vermez.

Çoğu zaman o kişinin temsil ettiği siyasi programa, partiye ve dünya görüşüne oy verir.

İnsanların oylarını cebine koyup ertesi gün başka bir siyasi adrese taşımak hukuken mümkün olabilir.

Ama her hukuken mümkün olan şey ahlaken meşru değildir.

İşte siyasetin bugün unuttuğu temel ayrım budur.

Daha vahimi ise böyle geçişlerin bir siyasi başarı gibi sunulmasıdır.

Bir belediye başkanının, milletvekilinin veya meclis üyesinin siyasi baskılar, soruşturmalar, tehditler yahut kişisel çıkarlar altında saf değiştirmesi demokrasi adına övünülecek bir tablo değildir.

Tam tersine demokrasi adına utanılması gereken bir tablodur.

Çünkü demokratik siyaset insanları teslim almak değil, insanları ikna etmektir.

Siyasi üstünlük rakibinizi susturarak değil, seçmeni ikna ederek kazanılır.

Sandıkta alamadığınız bir siyasi makamı daha sonra devlet gücüyle, baskıyla veya pazarlıkla kendi tarafınıza geçiriyorsanız burada zaferden edilemez.

Ortada yalnızca siyasetin ne kadar derin bir kuyuya düştüğünü gösteren bir manzara vardır.

Son dönemde kamuoyuna yansıyan fon tartışmaları, kamu kaynaklarının kullanımıyla ilgili iddialar, çıkar ilişkileri ve siyasi nüfuz tartışmaları da aynı hastalığın başka belirtileridir.

Mesele yalnızca para değildir.

Asıl mesele utanma duygusunun kaybolmasıdır. Keza utanmadıklarını da açıkça ifade ettiler, utanması gerekenler.

Bir toplum için en büyük tehlike hırsızlık yapılması değildir.

Hırsızlığın normalleşmesidir.

En büyük tehlike ilkesizlik değildir.

İlkesizliğin siyasi maharet sayılmasıdır.

En büyük tehlike parti değiştirmek değildir.

Dün söylediğinin tam tersini bugün söyleyebilmenin utanılacak bir davranış olmaktan çıkmasıdır.

Ve en büyük tehlike gücün kötüye kullanılması değildir.

Gücün kötüye kullanılmasının toplum tarafından olağan kabul edilmeye başlanmasıdır.

Siyasette bugün yaşadığımız kriz tam da burada düğümleniyor.

Gücü elinde bulunduranlar açısından sınır tanımamak; güç karşısında duranlar açısından ise en küçük baskıda eğilmek…

Bir tarafta devlet imkânlarını siyasi üstünlüğün aracı olarak görme anlayışı, diğer tarafta makamını, partisini veya siyasi kimliğini kolaylıkla pazarlık konusu yapabilen siyasetçiler…

İkisi birbirini besliyor.

Çünkü ahlaksızlığın pazarı varsa mutlaka müşterisi de çıkar.

Oysa siyasetin yeniden itibarlı hâle gelmesinin yolu son derece basittir:

Sözünün arkasında duracaksın.

Seni seçene ihanet etmeyeceksin.

Devletin parasını kendi paran gibi görmeyeceksin; tam tersine, kendi paranı harcarken göstermediğin titizliği kamu parasını harcarken göstereceksin.

Yargıyı rakibine sopa yapmayacaksın.

Makam satın almayacaksın.

Makam satmayacaksın.

Tehditle siyaset yapmayacaksın.

Tehdit karşısında da siyasi kimliğini pazarlık konusu etmeyeceksin.

Bunların hiçbirisi kahramanlık değildir.

Bunların adı yalnızca ahlaktır.

Türkiye’nin yeni siyasi sloganlara ihtiyacından önce yeni bir siyasi ahlaka ihtiyacı var.

Çünkü sonunda bütün tartışmalar dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:

İktidar olmak veya muhalefette olmak…

Sağcı olmak veya solcu olmak…

Muhafazakâr olmak veya sosyal demokrat olmak…

Bunların hepsi ikinci meseledir.

Asıl ayrım giderek başka bir yerde oluşuyor:

Ahlaklı siyaset ile ahlaksız siyaset arasında.

Ve galiba bugün siyasetin kuyusunun dibinde cevaplanması gereken esas soru da bu:

Hangi taraftayız?

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar