Bugüne dek “İlkel Komünal Toplum” belki hariç, usulsüzlük, yolsuzluk, eşitsizlik dolayısıyla “sömürü” hep süregelmiştir. Daha doğrusu sınıflı toplumların oluşmasıyla birlikte başlayan bugüne dek sağaltılamayan sosyolojik bir “hastalık” demeli. Kimi zaman “yetkililerin” etkisi/gücü oranında biçimlenebilen, “yasal” / “hukuksal” boyuta ulaştırılan… Öyle bir hastalık ki toplumları/devletleri yıkıp yok edebilecek ya da “panzehir” olarak devrime/devrimlere yol açabilecek büyüklükte.
Tarihin değişik evrelerinde farklı adlarla da olsa bir sömürü ağının varlığı, genel anlamda “yukarıdakiler” ve “aşağıdakiler” tanımlamasını/kümelenmesini yaratmıştır diyebiliriz. Günümüzde Kapitalist ülkeler başta olmak üzere dinci, ırkçı, gerici, feodal türevleriyle dünyanın birçok ülkesi, korkunç bir sömürü altında. Ancak gelişmiş kapitalist ülkelerde sistemle “uyumlu” bir sömürü ağı, kendini “uygar”, “demokratik” kılıflarla çoğu zaman gizleyebilmekte dolayısıyla ciddi bir “meşruiyet” sorunu da yaşanmamakta bu ülkelerde.
Daha “demokratik” sayılan örnekler, bu ülkelerde hep vitrin süsü olarak öne çıkarılır. Sistemin/yapının kapkara yüzü, insan ve doğa düşmanı karakteri gizlenir. Bizim gibi birçok ülke de bu sınırlı “demokratik” ve “özgürlükçü” örneklerle aldanır/aldatılır.
Bir İngiliz dizisi aslında “Yukardakiler ve Aşağıdakiler”. Şilili bir yazarın (Paloma Valdivia) çocuk ve gençler için yazdığı. Sınıf farklılıklarının törpülenerek daha geniş bir insancıl paydanın olabilirliğini genel anlamda ele alan. Daha sonra aynı adla bir başka pencere açar Joann Ross var. Bir de bizde Çetin Altan’ın “sonradan görme” bir ailenin zenginleşme hırsıyla birlikte ahlaki/etik yozlaşmasını, sınıf atlama çabalarını ve bu süreçte ailenin dağılışını anlatan bir yapıtı var.
Bu kitaplardan bağımsız olarak ikilem biçiminde düşünüldüğünde yukarıdakilerin varsıl, olanakları geniş, “eli-kolu uzun”, aşağıdakilerin yoksul, olanaksızlıklar içinde kıvranan ama daha kalabalık olduklarını söyleyebileceğimiz bir kategorileştirme akla gelir. Halk ağzıyla “tuzu kurularla” “diğerleri”nin ayrışması; bal gibi sınıfsal bir konumlanış aslında! Kimilerinin savladığı gibi bir “uyum” olamaz, görüntü sanal ya da yapaydır. Bu yapaylıktan hareketle sonuç almaya çalışmak beyhude/boşuna olmakla birlikte sömürü mekanizmasını “meşru” yapma anlayışına da yol açar.
Batıdaki emperyal azgınlık kendi ülkelerinin insanına -görece emekçi sınıflar dahil- sömürdüğü ülkelerden elde ettikleri “ganimet”in bir bölümünü vererek bir “refah ülkesi” görüntüsü sunmak isterler. Aslında sömürünün bir bölümünü “sus payı” olarak vermektir, bu uygulama. Bizim gibi ülkelerde çarpıklık daha belirgin olup hiçbir kılıfa sığamadığı/sığdırılamadığı için “kapkaçın” kendisi sistemle bütünleşik durumda.
“Fon Kapkaçı” bunun son örneği. Tam bir “yukarıdakiler ve aşağıdakiler” ayrışması. Bir azınlık küme “Fonzade” olurken kalabalık bir kesim de “Fonzede” olmakta. Neden “kapkaç” diyorum; “ucuz al, pahalı sat” bir fırsatçılık örneği sayılabilir, kapitalist ilişkilerde. Beğenmeyebilirsiniz ama sistem içi kurallara, ilgili “yasa” ve “hukuka” da dayandırılabilir. Ancak yaşananları kapitalizmin doğası içinde görerek “yasal kumar” diye nitelendirmek çok hafif kalır. Birileri kazanırken geniş bir çoğunluk doğal olarak kaybedecek değerlendirmesi çok eksik kalır. Burada sistem hukukunu da aşan korkunç bir hortumlama ve hırsızlık söz konusu!
Sistemin sahiplerinin organize ettiği bir senaryo işletilmekte. Neyin ne zaman kazanıp ya da kaybedeceğini bilen “irade”, üstelik de yetkili, oyunun içinde. Doğal olarak sistem dışı unsurlar kaybedecektir. Bütünüyle olmasa da devleti yönetenlerin dolaylı ya da direk destek ve teşvikiyle oluşturulan bir tür “kumar” sistemi. “Yukarıdakiler”in orantısız palazlanmasına yol açarken “aşağıdakiler”in daha genişleyerek yıkımlarına neden olacaktır. Yüzde üçleri-beşleri geçmeyecek/geçemeyecek bir azınlık milyarlarına milyarlar katabilirken milyonlarca insan iyice “aşağıdakiler” kesimine eklenir. İşte çürüyen bir sistemin örtülemeyecek pisliklerinin ortalığa saçılması, yaşadığımız örnek! Neresinden tutarsanız tutun elinizde kalan.
Yaratılan “yapay albenilik” dünyanın ağırlıklı olarak ezilip sömürülen ülkelerine örnek olarak sunulmak istenir. Son yıllarda bu “albeniye” aldanıp “kapağı yurtdışına atmak” isteyen binlerce gencimizin çaresiz durumu başka bir yazı konusu olmakla birlikte toplumsal bir sorunumuzdur diye de belirtmek isterim. Elbette sadece “aldanmak/aldatılmak” konusu/sorunu olmayıp Türkiye’nin sosyoekonomik ve sosyokültürel, bütünüyle yapısal bir sorunu olduğunu da unutmamak gerekir.
“Yapanın yanına kar kalır” sözü artık sadece bir algı, kimilerine göre söylenti olmaktan çoktan çıkmış, bir “yukarıdakiler” gerçekliğine dönüşmüştür. “Fonzedelerin” kaçırılan paralarının devlet güvencesinde olması her şeyi çözmeye yetmez. Önce bu paraları “uçuranlar” ayrımsız ortaya çıkarılıp ivedilikle “hesaba çekilmeli”! Hesaplarına ve mal varlıklarına el konulmalı! Buradan elde edilenle/geri alınanla hak edişler mağdurlara ödenmeli. Yoksa bizim ödediğimiz vergilerle bunu ödemeye kalkmak halka ikinci kez vergi anlamına gelir.