Devrimciliğe Paydos: “Amasız Fakatsız” Çizgisi

Mehmet Bedri Gültekin, hayatındaki en önemli anın partiye katıldığı an olduğunu söylerdi. Kendisinden de bizzat duymuştum. Benim için de öyledir. Genel Merkez kapısından içeri girdiğim ilk andan itibaren hayatımı daha anlamlı kılan her şey o ilk adımla başlamıştır. Örgütlü olmanın ama dahası “Partili bir devrimci” olmanın anlamını o adımla kavramıştım. Mehmet Bedri Gültekin ile de beni o adım tanıştırmış oldu. Kapıdan içeri girerken programatik olarak aynı zemine ayak bastığımızı biliyordum. Bununla birlikte kimi eleştirilerim de vardı. Hepsini dinledi. Kimine katılıp özeleştiri verme erdemi gösterdi, kimi eleştirilerime karşı kendi düşüncesini savundu. Sırf birini kazanmak için savunduklarını halı altına süpürmek gibi bir gayesi olmadığı anlaşılıyordu. Bunun adı samimiyetti. Tüm olumlu/olumsuz eleştirilerime bu samimiyetle yaklaştı. “Yüzde yüz aynı fikirde olmamıza gerek yok, bir partide herkes yüzde yüz aynı şeyi düşünmek zorunda değildir, hatta partinin gelişmesi açısından düşünmemelidir de. Yüzde 70 oranında aynı şeyleri düşünüyorsak dahi bu partili olmak için yeterlidir” demişti. Doğruydu, bahanelere sığınanlar için yüzde 1 bile devrimci mücadelenin dışına çıkıp lümpenleşmek için yeterli görülürken yüzde 70 düzeyinde ortaklaşabildiğin yerde mücadele edebilmek devrimci bir tutumdu. İkna olmuştum. O gün geçmişe ve o günün konumlanmasına dair eksik bulduğum tüm eleştirilerimle birlikte “Amalı, Fakatlı” SCP’li olmuştum.

Boşuna anılarımı anlatmıyorum elbette. Beni ve benim gibi birçok insanı devrimci mücadelenin içinde olmaya “ama’lar, fakat’lar” itmiştir. Diyalektiğin işleyişi ama’ların içinde taşıdığı zıtlıkların çatışmasından yol alır. Mücadelesini verdiğiniz ilkeleriniz çizgilerinizi belirler. Bu çizgilerin dışına çıkan her zorlama “ama ve fakatla” karşılaşır. Onlar, sizi kayıtsız şartsız savunmadığınız yerlere sürüklenmekten korur. Kim olduğunuzu, ne için mücadele verdiğinizi, nasıl bir ülke ve dünya için yol aldığınızı size hatırlatır, sizi duygusal anlık gelişmelerin savrulmalarına karşı diri tutar. Önemlidir. Hele de içinden geçtiğimiz günlerde…

Devrimciler, düzen siyasetinin dışında sosyalist bir seçeneğin yaratılması için kendi söylemini ve programını sürekli yeniden üretmeye ve topluma bu söylem üzerinden ulaşmaya gayret gösterir. Düzenin sınırlarını çizdiği top sahasında kısa paslaşmaların tarafı olup halkı kandırmayı kendine görev bilmez. Tarihsel olarak taşıdığı ilkeleri güncel gelişmeler ışığında ortaya koyar ve bu ilkelerin gündelik siyaset içinde politik bir hat oluşturması için gerekli mücadele kanallarını oluşturmaya çalışır.

Düzen güçleri ise, ana akım siyaseti dizayn ettiği gibi, devrimci aktörleri de sürekli sistem içinde tutacak formüller üretmeye çalışır. Bunu yapmak için iktidarı biçimlendirmek yetmez, muhalefeti de biçimlendirmek gerekir. O günün muhalefeti, sistem için yarının potansiyel iktidarıdır. Düzen güçleri, hiçbir zaman vazgeçilmez tek bir aktör üzerinden ülkeleri kendine bağımlı kılmaz, her zaman kendine iktidar ve muhalefet bloğunda yeni ılımlı kuvvetler yaratır. İster iktidarda isterse muhalefet pozisyonunda olsun tüm bu kuvvetler birbirini besler. Birinin iktidarda olması için nasıl diğerinin muhalefette olması gerekiyorsa tam tersi de geçerli olur. Özellikle, farklı kriz dinamiklerinin olduğu kırılma anlarında toplumu sistem içi seçenekler arasında bırakacak formüller üretilir. Baskıcı iktidar imgesi, muhalif kesimi düzen içi seçeneğin etrafında kenetlenmeye iter ancak o seçenek her zaman iktidarın tahkim edilmesine ve bu yolla muhalif kesimlerin de ehlileştirilip düzen tarafından soğurulmasına yol açar. Bu düzen içi muhalefet için de öyle bir konfor alanı oluşturur ki en “solunda” yer alan kesimlerin bile seçim dönemlerinde kendisi etrafında toplanacağına, “tıpış tıpış gelip kendi adaylarını destekleyeceklerine” dair bir ön kabulün yerleşmesine yol açar.

2014’te Ekmek için Ekmeleddin’in, 2019’da İnce’nin, 2023’te şimdilerde “hain” oluveren Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesinin arkasında bu ön kabul yatar. Türkiye’nin bugünlere gelmesinde iktidarın karşı-devrimci, baskıcı uygulamalarıyla beraber düzen içi muhalefet etrafında toplanarak halkı seçeneksizleştiren sol/sosyalist, cumhuriyetçi kesimlerin de payı olduğu hiç hesaba katılmaz ve her seçim veya referandum gibi kırılma anlarında tekrar tekrar aynı hatalar işlenir. Bu tutum, AKP’nin devamlılığını sağlamakla birlikte öyle bir ideolojik savrulmaya yol açar ki, AKP’yi deviremediğiniz gibi AKP’ye karşı olmanıza neden olan ideolojik ilkeleriniz de buharlaşmaya başlar. Kendi genel merkezi polis baskınına uğrarken ilk işi NATO’nun güvenliği kaygısıyla uluslararası sermayenin gazetelerine yazı yollamak olan isimlere “amasız fakatsız” kefil olursunuz. NATO gibi ülkemizin bağımsızlığı açısından birincil öneme sahip olan, ülkemizde ve birçok coğrafyada kanlı işgal ve darbeler gerçekleştiren bir terör merkezine karşı olmayı talileştirirsiniz. Büyük sermaye gruplarıyla “AKP gitsin diye demokrasi mücadelesi” verilebilir, “NATO’dan istesek de çıkamayız” gibi teslimiyetçi ön kabuller yerleşebilir duruma gelir. Böylelikle, “Amasız fakatsız” denilerek sunulan destek, ideolojik eksenin tamamen tersyüz edildiği büyük savrulmalara yol açar. Bunun adı devrimciliğe paydostur, teslimiyetçiliktir. Dışarıdan bakıldığında en iktidar-karşıtı düşünceleri söylüyormuş gibi gözüküp o iktidarın yeniden üretimine her dönem katkı sunmaktır. Sadece son on yılda yaşadıklarımız bile bunun örnekleriyle doludur.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar