
Bazı sendikaları eleştirirken kullanılan kavramların başında “sarı” sıfatı gelir. Bu sıfat ne anlama geliyor?
Temsil ettiği işçilerin veya memurların kısa ve uzun vadeli çıkarlarını korumak yerine, doğrudan veya dolaylı olarak siyasal iktidara ve/veya doğrudan işverenlere yarar sağlayacak biçimde çalışan sendikalara “sarı” denir. Sarı sendika, siyasi iktidarın ve işverenlerin yönlendirdiği ve hatta bazen yönettiği bir örgüttür. Diğer taraftan, bir siyasi örgüt tarafından yönetilen sendikalar da vardır. Bu sendikalar da, o siyasi örgütün politikaları ve çıkarları doğrultusunda yönetilir. Bunlara “sarı” denmez, ancak bu tür örgütler bağımlı yapılardır.
Bazı sendikalar da “ücret sendikacılığı” yapmakla suçlanır. Bu suçlamayı yapanların çok büyük bölümü hayatlarında bir kez bile bir toplu iş sözleşmesi okumamış, mevzuatın ayrıntılarını bilmeyen, sendikaların iş güvencesi, çalışma süreleri, işyerindeki diğer haklar konularındaki düzenlemelerini bilmeyen kişilerdir.
Sendikalara “sarı” denmesi nasıl başladı.
Pierre Brizon’a göre, bu sıfatın kaynağı 1899 yılında Fransa’daki bir greve gidiyor. Fabrikanın etkisi altında ve greve gitmiş sendikaya karşı olan Creusot Sendikası cephesi sarıya boyanmış bir salonda toplanıyordu. Sarı Sendika adını buradan almıştır. Bu örgütlenmenin daha sonra “sarı” isimli bir gazetesi de varmış. (Pierre Brizon, Emeğin ve Emekçilerin Tarihi, Onur Yayınları, Ankara, 1977; 545-546)
Fransa Sarılarının Ulusal Federasyonu da (Fédération nationale des Jaunes de France) 1902 yılında Pierre Bietry isimli biri tarafından kurulmuş.
Şu ya da bu sendikayı “sarı” olmakla suçlayabilirsiniz. Peki, niçin “sarı işçiler”den hiç söz etmiyoruz?
1975 yılı başlarında DİSK’e bağlı Maden-İş Sendikası’nda toplu sözleşme uzmanı olarak çalışmaya başladım. Bana ilk olarak Silahtarağa bölgesindeki iki demir çekme fabrikasının toplu sözleşmesi verildi. Maden-İş’in Silahtarağa Bölge Temsilciliği’ne gittim. Celal Alçınkaya bölge temsilcisiydi. Odasının duvarında “İşçi daima haklıdır” yazıyordu. 51 yıl önceki kafamla bile o yazılana katılmamıştım. Şimdi hiç katılmıyorum.
“Sarı sendika” var, tamam, ama o kadar çok “sarı işçi” de var ki.
“Sarı işçi” kimdir?
Kendi çıkarı için işverenle gizlice anlaşan, gerektiğinde arkadaşlarını satan, eylemlere katılmayan, işverene ispiyonculuk eden, ufak çıkarlar karşılığında provokatörlük yapan, vb. Böyle insanlar o kadar çok ki.
2026 yılının ikinci çeyreğinde Türkiye’de gelir getirici bir işte çalışan 32,7 milyon kişinin 23,6 milyonu ücretliydi. Bu ücretlilerin 3,6 milyonu memur, 420 bini sözleşmeli personel, 1,3 milyonu da kamu kesiminde işçiydi. Geride kalan yaklaşık 18,2 milyon kişi özel sektörde işçi statüsünde çalışıyordu. Bunlar TÜİK’in verileri. Gerçek sayı 18,2 milyonun da üstünde.
Resmi verilere göre 23,6 milyon ücretlinin veya bunlar içindeki 19,5 milyon işçinin ne kadarı “sarı işçi”; diğer bir deyişle, ne kadarı kısa vadeli ufak hesapları ve çıkarları için kendi arkadaşlarına dirsek çeviriyor? Deneyimsizlikten, ürkeklikten, işini kaybetme korkusundan başka işçilerin ve memurların yaşadığı sorunlar karşısında sesini çıkarmayan, dayanışmadan çekinen olabilir. Ancak epeyce sayıda işçinin ve memurun da “sarı” olduğunu, ufak hesaplar ve çıkarlar için işverenleriyle gizlice veya açıkça işbirliği yaptığını unutmamak lazım. “İşçi daima haklı” değildir. Keşke öyle olabilseydi. İşçiler arasında mühre ve balta sapı az değildir. Mührelik ve balta saplığı “bilinçsizlik” değildir, kişisel kısa vadeli çıkarlarını toplumun çıkarlarının önüne koyan bencilliktir; bir vicdan sorunudur.
Mühre nedir?
Mühre, “kimi av hayvanlarını çekmek için kullanılan çığırtkan kuş”tur.
Diyelim keklik avına gideceksiniz. Adam gibi avcı, “kırk gün taban eti, bir gün av eti” der, kekliğin peşinde dağ tepe dolaşır. Köpeği varsa işi daha kolaydır. Yoksa kekliği kaldırmak için çalı taşlar.
Eskiden, adam olmayan avcı mühre kullanırdı.
Mühre, genellikle bir dişi kekliktir. Mühreyi kafese koyar, kafesi de bir su birikintisinin yanına yerleştirir. Kendisi de bir çukura gizlenir; üstünü çalıyla örter. Dişi keklik öttükçe erkek keklikler su birikintisinin kenarına gelir. Avcılığı güzel bir spor değil de, sadece kuş vurmak olarak anlayan o kişi de, mührenin ötüşüne kanıp gelen keklikleri oturduğu yerden avlar.
“Sarı işçi” bir mühredir.
1980 öncesinde sendikacılık hareketinde çok sık anlatılan bir hikaye vardı.
Eskiden keklik satmak serbestti; şimdi galiba bir kısıtlama var.
İnsanlar keklik yakalar, ince söğüt dallarından yapılmış özel keklik kafeslerinde satarlardı.
Adamın biri kekliklerin satıldığı bir dükkana girmiş. Keklik alacakmış. Tek tek kekliklerin fiyatlarını sormuş. Kekliklerin fiyatları üç aşağı beş yukarı aynıymış. Ancak satıcı bir kekliğe çok yüksek fiyat istemiş.
Alıcı, o kekliğin fiyatının yüksekliğinin nedenini sormuş.
Satıcı, “o mühredir,” demiş, “diğer keklikleri çağırır, sen de kolayca onları avlarsın.”
Adam parayı ödemiş, mühreyi almış, hemen oracıkta iki eliyle kekliğin kafasını koparmış.
Satıcı şaşkınlık içinde ,”n’apıyorsun? Deli misin be adam!” diye haykırmış.
Alıcının yanıtı, “kendi soyuna ihanet edenlerin cezası budur,” olmuş.
Eskiden bir de balta saplarından söz edilirdi.
Balta, bir kişinin elinde ağacı kestiğinde, ağaç, “ahhh,” dermiş, “ah, ne yapayım ki sapı benden.”
İşçilerin önemli bir bölümü sendika üyeliğine şöyle bakar: “Aidat veriyorum ya, benim başımı belaya sokmadan sorunlarımı çözsün, işimi halletsin.” Dünya böyle değil. Sendika üyesi, sendikanın demokratik biçimde aldığı mücadele kararlarına uymak zorundadır. Üyelik bunu gerektirir.
Bu konuda çok güzel bir öykü, Nasreddin Hoca’nın fil hikayesidir.
Timur, Nasreddin Hoca’nın köyüne bakılması için bir fil bırakmış. Fil bir felaket. Vermediği zarar kalmamış. Köylü de, Nasreddin Hoca’ya, “Timur seni sever, hadi hep birlikte gidelim de, şu fili bizim köyden almasını isteyelim” demişler. Hoca da “olur” demiş. Yola koyulmuşlar. Önde Nasreddin Hoca, arkada köylüler. Timur’un çadırının önüne girmişler. Nasreddin Hoca ilerlemiş. Timur’a da, “şu fili bizim köyden alsan” diyecekken, arkasındaki köylülere dönüp bakmış. Kimse yok. Nasreddin Hoca’yı öne sürmüşler, kendileri çadıra bile girmemiş. Nasreddin Hoca, bunun üzerine, “bizim köylü,” demiş “verdiğin filden çok memnun; ancak bu erkek filin yanına bir de dişi fil verirsen, daha da memnun olacaklar.”
Ben kişi olarak sarı sendikalara karşıyım da, bu sarı ücretlilere veya sarı işçilere de karşı olunmasından, bu tür tavırların teşhir edilmesinden yanayım. Özetle; sarı sendikacılık ne kadar kötüyse, sarı işçilik de o kadar kötü ve ne yazık ki epeyce yaygın.