Öyle anlaşılıyor ki Türkiye’de artık yalnızca hukuksuzluk yapmakla yetinilmiyor; hukuksuzluğu dile getirenlerin de susturulması isteniyor.
İstanbul Barosu’nun 128. Olağan Genel Kurulu’nda anayasal düzeni, hukukun üstünlüğünü ve yargı mensuplarının sorumluluğunu hatırlatan Anayasa Hukukçusu Av. Prof. Dr. Osman Korkut Kanadoğlu hakkında soruşturma başlatılması, ülkemizde hukuk devleti ilkesinin içine sürüklendiği ağır krizin son örneklerinden biridir.
Kanadoğlu ne söyledi?
Anayasa Mahkemesi kararlarına uymayan yargıçların, keyfî tutuklama kararları veren hâkimlerin kararlarının izlendiğini, kayda geçirildiğini ve raporlandığını söyledi. Hukuka aykırı davranan yargı mensuplarının sorumsuz ve dokunulmaz olmadıklarını hatırlattı.
Peki, bir hukuk devletinde bundan daha doğal ne olabilir?
Hâkimlerin kararları eleştirilemeyecek mi? Savcıların işlemleri sorgulanamayacak mı? Anayasa’yı ihlal edenlerin sorumluluğu hatırlatılamayacak mı?
Yoksa artık hukuk devletinden değil, hukuk adına konuşanların susturulduğu bir korku düzeninden mi söz edeceğiz?
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, 26 Ekim 2026 tarihinde Kanadoğlu’nun genel kurulda kullandığı ifadeler nedeniyle resen soruşturma başlatıldığını açıkladı. Üstelik bu açıklamada hangi suçun işlendiğinin iddia edildiği dahi belirtilmedi.
Burada asıl tartışılması gereken yalnızca bir hukukçunun sözlerinin hangi suç tipine sokulmaya çalışıldığı değildir.
Asıl mesele, yargının eleştiriye tahammül edip edemediği ve siyasi iktidar karşısındaki bağımsızlığını ne ölçüde koruyabildiğidir.
Cumhuriyet’in Yargısı mı, Iktidarın Yargısı mı?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 138. maddesi son derece açıktır: Hâkimler görevlerinde bağımsızdır. Hiçbir organ, makam, merci veya kişi yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere emir ve talimat veremez.
Ancak bağımsızlık yalnızca anayasa metnine yazılarak sağlanmaz.
Bağımsızlık; siyasi iktidarın hoşuna gitmeyen kararları da verebilme cesaretidir. İktidarın beklentilerinin değil, Anayasa’nın ve kanunun emrinde olmaktır.
Yargı bağımsızlığını kaybederse adalet dağıtan bir kurum olmaktan çıkar; siyasal gücün kullanım araçlarından birine dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
AKP iktidarının yıllardır yarattığı siyasi ve kurumsal düzenin en çok tartışılması gereken yönlerinden biri de budur: Yargının bağımsızlığını güvence altına alacak mekanizmalar yerine, yürütmenin etkisini artıran bir yapının tercih edilmesi.
Bu eleştiri, görevini vicdanıyla ve hukuka bağlılıkla yapan bütün hâkim ve savcıları hedef almıyor. Tam tersine, onların bağımsızlığını savunuyor.
Çünkü hukuka bağlı hâkim ve savcı ile hukuk dışı siyasi beklentilere göre hareket eden yargı mensubu aynı kefeye konulamaz.
Birincisi Cumhuriyet’in hukuk düzeninin güvencesidir.
İkincisi ise yargıya duyulan güvenin aşınmasının nedenlerinden biridir.
Hiç Kimse Hukuk Karşısında Sorumsuz Değildir!
Buradan herkesin duyması gereken bir gerçeği hatırlatalım:
Hukuksuzluk yapan ister hâkim olsun, ister savcı, ister bakan, ister Cumhurbaşkanı; hiçbir makam hukukun üstünde değildir.
Anayasa’nın 137. maddesi, konusu suç teşkil eden emrin hiçbir surette yerine getirilemeyeceğini açıkça düzenlemektedir.
Dolayısıyla siyasi makamdan geldiği ileri sürülen bir talimat, hukuka aykırı işlemi kendiliğinden meşrulaştırmaz.
Bir hâkim hukuka aykırı karar veriyorsa, bir savcı yetkisini kötüye kullanıyorsa, herhangi bir kamu görevlisi görevini yurttaşların haklarını ihlal etmek amacıyla kullanıyorsa, kanuni sorumluluk koşulları oluştuğunda elbette hesap vermelidir.
Bu sorumluluğun kim hakkında, hangi usulle ve ne ölçüde doğacağı hukuk tarafından belirlenir. Cumhurbaşkanlığı makamı da dâhil olmak üzere anayasal makamların kendilerine özgü sorumluluk ve yargılama usulleri bulunması, hiçbirinin hukuk düzeninin dışında olduğu anlamına gelmez.
Bugünün siyasi gücü, yarının hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Kimse bulunduğu makama, taşıdığı unvana veya arkasında hissettiği siyasi desteğe güvenerek sonsuz bir dokunulmazlığa sahip olduğunu düşünmemelidir.
Elbette hukuk önünde hesap vermekten söz ederken kastettiğimiz siyasi intikam değildir.
Tam tersine, bugün ihlal edildiğinden yakındığımız hukuk devleti ilkelerinin eksiksiz uygulanmasıdır.
Bağımsız mahkemeler, somut deliller, adil yargılanma, masumiyet karinesi ve kanuni sorumluluk…
Cumhuriyet hukukunun talep ettiği hesaplaşma budur.
Hukuksuzluğun karşılığı yeni bir hukuksuzluk değil, gecikmiş de olsa adalet olmalıdır.
Cumhuriyet Düşmanlığının Yeni Cephesi: Hukuksuzluğun Normalleştirilmesi
Cumhuriyet yalnızca bir yönetim biçimi değildir.
Cumhuriyet; egemenliğin hanedanlardan alınıp millete verilmesidir. Yurttaşın kul olmaktan çıkması, hukuk önünde eşitliğin esas alınması, laikliğin ve çağdaş hukuk düzeninin benimsenmesidir.
Cumhuriyet’in en büyük kazanımlarından biri, devlet gücünün kişilerin keyfine göre değil, hukuk kurallarına göre kullanılmasının hedeflenmesidir.
Bu nedenle Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini aşındıran, laik hukuk devletini etkisizleştiren ve yurttaşların hak arama yollarını daraltan her siyasi anlayış, yalnızca bir iktidar tercihi olarak görülemez; Cumhuriyet’in anayasal temelleri bakımından da tartışılmalıdır.
Bugün AKP iktidarına yöneltilmesi gereken temel eleştirilerden biri budur.
Cumhuriyet’i savunanların değil, Cumhuriyet’in hukuk düzeninden uzaklaşan uygulamaların sorgulanması gerekir.
Anayasa Mahkemesi kararlarını tanımamayı olağanlaştıran, tutuklamayı istisnai bir tedbir olmaktan çıkaran, muhalif düşünceyi cezai soruşturmaların konusu hâline getiren anlayışlara karşı çıkmak, yalnızca siyasi muhalefetin değil, bütün hukukçuların görevidir.
Cumhuriyet düşmanlığı, yalnızca Cumhuriyet’e açıkça karşı çıkmakla sınırlı değildir.
Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini içten içe boşaltmak, kurumlarını etkisizleştirmek, hukukun üstünlüğü yerine gücün üstünlüğünü yerleştirmeye çalışmak da Cumhuriyet’in özüyle bağdaşmaz.
Bu yüzden mesele herhangi bir kişinin veya siyasi partinin ötesindedir.
Mesele, Cumhuriyet’in hukuk devleti olarak varlığını sürdürüp sürdüremeyeceğidir.
Savunma Susarsa Adalet de Susar
İşin daha vahim tarafı, soruşturmanın bir baro genel kurulunda yapılan konuşma nedeniyle başlatılmış olmasıdır.
Barolar yalnızca avukatların mesleki sorunlarını tartıştıkları kuruluşlar değildir. Avukatlık Kanunu, barolara hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını savunma görevi de yüklemektedir.
Baro genel kurulunda yargı uygulamaları eleştirilemeyecekse nerede eleştirilecektir?
Bir anayasa hukukçusu Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcılığını hatırlatamayacaksa kim hatırlatacaktır?
Bir avukat keyfî tutuklamalara karşı sesini yükseltemeyecekse yurttaş hakkını nasıl savunacaktır?
Nitekim Türkiye Barolar Birliği, Kanadoğlu hakkında başlatılan soruşturmanın usule ve hukuka aykırı olduğunu belirterek Avukatlık Kanunu’nun 58. maddesindeki özel soruşturma usulüne dikkat çekmiştir. Ayrıca 79 baro, soruşturmayı ifade özgürlüğü ve savunmanın bağımsızlığı açısından kaygı verici bulduğunu ortak açıklamayla duyurmuştur.
Savunma makamının bağımsızlığı, avukatlara tanınmış bir ayrıcalık değil, yurttaşın adil yargılanma hakkının güvencesidir.
Kamu Vicdanı da Tarih de Not Ediyor!
Tarihin bize öğrettiği önemli bir gerçek var:
Siyasi iktidarlar değişir. Makamlar el değiştirir. Güç ilişkileri dönüşür.
Ancak verilen kararlar, atılan imzalar, yapılan hukuksuzluklar ve bunlar karşısında sergilenen tutumlar tarihsel hafızada yerini korur.
Bugün kendisini siyasi gücün koruması altında hisseden herkes şunu bilmelidir:
Kamu vicdanının hafızası, siyasi iktidarların ömründen çok daha uzundur.
Hukuka aykırı her işlem, gerekçesiz her özgürlük müdahalesi, anayasal güvenceleri yok sayan her karar kamuoyu tarafından sorgulanabilir; hukuk tarihinin inceleme konusu olabilir.
Ve gün geldiğinde, hukuken suç veya başka bir sorumluluk doğurduğu saptanan her fiil, failinin makamı ne olursa olsun bağımsız ve tarafsız yargı önünde değerlendirilmelidir.
Cumhuriyet’i savunanları korkutabileceğinizi düşünebilirsiniz.
Soruşturmalarla, davalarla, çeşitli baskı yöntemleriyle insanları sessizliğe zorlayabileceğinizi sanabilirsiniz.
Ama unutulmamalıdır ki tarihte hiçbir iktidar, meşruiyetini yalnızca korkuya dayanarak sonsuza kadar sürdürememiştir.
Bugün Kanadoğlu’nun sözlerine yönelen soruşturma, aslında çok daha temel bir soruyu gündeme getiriyor:
Bir hukuk devletinde hukuksuzluğu hatırlatmak mı tehlikelidir, yoksa hukuksuzluğun hesabını sormaktan vazgeçmek mi?
Bizim yanıtımız açıktır.
Hukukçunun görevi güce teslim olmak değil, hukuku savunmaktır.
Cumhuriyetçinin görevi Cumhuriyet’in tasfiyesine sessiz kalmak değil, onun kurucu değerlerine sahip çıkmaktır.
Yurttaşın görevi ise kendisine tanınmış anayasal hakları kullanmaktan vazgeçmemektir.
Çok Korkut’tu!
Av. Prof. Dr. Korkut Kanadoğlu’nun konuşmasının bu denli tartışma yaratması, belki de dile getirdiği sorumluluk hatırlatmasının ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Çünkü orada söylenenlerin özü son derece basittir:
Anayasa herkesi bağlar.
Mahkeme kararları denetlenebilir ve eleştirilebilir.
Yargı mensupları da hukuk karşısında sorumludur.
Hiçbir siyasi güç hukuksuzluğu meşrulaştıramaz.
Ve hiç kimse, hukuk önünde gerektiğinde hesap vermekten muaf olduğu düşüncesine kapılmamalıdır.
Kanadoğlu’nun sözlerinden çıkarılması gereken mesaj korku değil, hukuk karşısında sorumluluk bilincidir.
Bizler, Cumhuriyet’in temel değerlerine, laikliğe, hukukun üstünlüğüne ve bağımsız yargıya sahip çıkma mücadelesinde bu ilkeleri savunan hukukçularla dayanışma içinde olmayı sürdüreceğiz.
Çünkü Cumhuriyet’e bağlılık, yalnızca güzel günlerde onun kazanımlarından yararlanmak değildir. Asıl bağlılık, o kazanımlar tehdit altına girdiğinde onları savunabilmektir.
Ve son sözümüz, hukuku siyasal gücün emrine vermeye çalışan anlayışa olsun:
Ne makamlarınız sonsuzdur ne yetkileriniz sınırsızdır.
Anayasa’yı askıya alamazsınız. Hukuku kendi iradenizle özdeşleştiremezsiniz. Cumhuriyet’in hukuk düzenini kişisel veya siyasal hesapların aracı hâline getiremezsiniz.
Kamu vicdanı da tarih de bütün bunları not ediyor.
Gün gelecek, hukuka aykırı eylemlerin sorumluluğu yine hukuk içinde sorulacaktır.
Çünkü Cumhuriyet’in asıl gücü, hiçbir kişi veya makamın hukukun üstünde olmamasıdır.
Cumhuriyet sahipsiz değildir. Hukuk sahipsiz değildir. Ve adalet arayışı, hiçbir soruşturmayla susturulamaz.
* Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Yarınlar’ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.