Zaferler Nasıl Kalıcı ve Bizim Hale Gelir?

İstanbul’daki baro seçimleri, Türkiye’deki siyasi atmosferin ve unsurlarının konumlarının bir tezahürü şeklinde gerçekleşmiştir. Bir önceki baro başkanı ve beraberindekilerin temsil ettiği; Cumhuriyet ve ilkelerine karşı manipülatif ve ikiyüzlü yaklaşım, AKP iktidarının ömrünü uzatmaya yönelik anayasa müdahalesine “olumlu anlamda dokunmalara açığız” tavrı gösteren ve PKK-DEM’in çeşitli uzantılarının çevresinde kümelenen bir anlayıştır. Bu anlayış, “Müdafaa-i Cumhuriyet, Müdafaa-i Vatan, Müdafaa-i Hukuk, Müdafaa-i Avukat için buradayız” şiarıyla zaferini kutlayan Kocasakal ve beraberindeki Cumhuriyetçi Güç Birliği tarafından yerle bir edilmiştir. Bu, gelecekte tüm Türkiye’de göreceğimiz, halk kitlelerinin eğilimini ve iradesini yansıtan bir deneyimdir. Peki neden sol, sosyalist ve Kemalist çevrelerde Kocasakal’ın özelinde, çeşitli bağlar, yakınlıklar ve verilen görüntüler üzerinden rahatsızlıklar, kaygılar ve hatta “burun kıvırmaya” varan yakınmalar duyuyoruz? Sol, halk kitlelerinin gerici iktidar ve ortaklarına karşı kazandığı bir mevzide neden ortaklaşamıyor?  

Apolitizm ve Kuyrukçuluk Arasında Bocalayan Solcularımız!  

Tarihsel ilerlemenin başat aktörü işçi sınıfıdır. Bu, en yüksek toplumsal paylaşım çatışımları sonucunda kazanılmış ve yerleşmiş bir karakterdir. Onu temsilen siyaset üreten sosyalistler, işçi sınıfının temsilcileri ve öncüleri oldukları gibi toplumsal ilerlemenin de öncüleridir. Emekçi sınıfların sömürü karşısında verdiği bağımsızlık -sosyalist iktidar mücadelesi, sömürüyü yürüten sermayedarların emperyalist kapitalist sistemle bağları ve sömürü payının aktarılmasıyla birlikte halk kitlelerinin bağımsızlık – ulusal kurtuluş mücadelesi cephelerini birleştirmiştir.  

Türkiye’nin öznel koşulunda, bu birleşim, “Cumhuriyet ve Emek Cephesi” olarak kendini var eder. Bu gerçekliğin dışında üretilen bir siyasetin, Türk halk kitleleri, emekçi sınıfları, sosyalizm ve ilericilik davasınca bir hükmü ve geçerliliği yoktur.  

Peki bu gerçeklik gün gibi ortada iken sol neden öncülük görevini yerine getiremiyor?  

Halk kitleleri arasında AKP-MHP-DEM iktidarının gerici politikalarına ve başını çektiği sömürü düzenine karşı tepki gösteren bazı kesimler vardır. Bunlar çoğu zaman ajitatif biçimde, iktidarın temsil ettiği sembolleri ve fikirleri kullanarak tepki verirler; ancak bu kesimler azınlıktadır. Kitlelerin büyük çoğunluğu ise -pek çok “politik bilinci yerinde” solcumuzun aksine- iktidarın Cumhuriyet’in henüz ortadan kaldırılamamış değer ve mirasına yönelik saldırı girişimlerinin farkındadır ve bilincindedir, buna uygun bir biçimde hareket etmektedir. Solcumuz, radikal ve lümpen unsurları işaret ederek halk kitlelerinin verdiği mücadeleyi “yeterince kusursuz” ve kendi ideal düşünce dünyasına uygun görmemekte; yeterince solcu bulmadığı için bu mücadeleye burun kıvırmaktadır. Peki tarihin toplumsal ilerlemenin öncüsü olma görevini verdiği sosyalistler arasındaki birtakım kimselerin bu tutumu, sosyalizmin görüş ve ilkeleriyle bağdaşır mı? -Kesinlikle hayır. Kitleler, gelişen ve değişen doğaları gereği hem bilge hem de bilinçsiz olabilirler. Doğru öncüler tarafından yönlendirilmediklerinde ve örgütlenmediklerinde, var oldukları düzendeki mücadelede “yeterince” ilerici fikirlerden yoksun olmak bir yana, bir önceki düzenin fikirlerine bile yönelebilirler; nitekim yönelmişlerdir. Bir devrimcinin görevi onlara burun çevirmek değil; olumlu yanlarını görüp onları olumlu örneklerle yönlendirmek, hatta yaratmaktır.   

“Halk kitleleri hatalarında ısrar etmedikleri sürece, biz de onların olumsuz yanları üzerinde durmamalı ve dolayısıyla onlarla alay etmek, hattâ daha da kötüsü onlara düşmanca davranmak gibi hatalara kapılmamalıyız.“ (Ulu Yoldaş Kim İl Sung)  

Lakin solcularımızın bir bölümü, tıpkı baro seçimlerinde olduğu gibi, halk kitlelerinin lehine gelişen bir durumu anlamak, kavramak, eksik veya yanlış buldukları noktaları değiştirip düzeltmek ve bu kazanımda öncü konumlar üstlenmek yerine; burunlarını kıvırıp, pratikle uyuşmayan dogmalarının gerçekleşmesini ummaktan öteye geçemeyen bir apolitizm mevziisine çekilmişlerdir. Böyle bir mevzilenme ile sosyalistlerin kendilerince steril sol siyasetin sınırlarından çıkma ve tarihsel görevlerini yerine getirme gibi bir olasılığı bulunmamaktadır.  

Apolitik mevziiyi tutanların yanında bir de kuyrukçuluğun mevziisini tutanlar vardır; onların durumu daha vahimdir. Başta üzerinde durduğumuz cumhuriyet ve emek cephesi gerçeğini görmezden gelerek, kendi emekçi sınıflarının ve halkının bağımsızlık mücadelesine, etno-milliyetçi hezeyanlar ile iktidar kanadından gelecek sözde kazanım ve mevki-makam beklentisi yüzünden sırt çevirenler, hükümsüzlerin hükümsüzüdürler. Kendi fikirsel bağımsızlığını sağlamayanların, emekçi sınıfların iktidar ve Türk halkının tam bağımsızlık mücadelesine katacakları hiçbir şey yoktur. Yarın kullanılışlı hallerini kaybettiklerinde, bugün olmayan itibarları gibi, kazandıklarını sandıkları sözde kazanımları da kaybedeceklerdir.   

Ne ve Nasıl Yapmalı?   

Düzen siyasetinin aktörleri, konjonktürel manevralarla —geçici ve taktiksel olarak— kendi düşünce dünyalarının sınırlarının dışına çıkan eylemlere girişebilir. Mevcut durumun etkisi ve onay ihtiyacının zorlamasıyla, belli ölçüde kitlelerin taleplerini karşılamak zorunda kalırlar. Söz gelimi Kocasakal’ın söylemleri geçmişteki yaşam pratiğiyle uyumlu olsa da, bazı solcularımızın gelecekte ne olacağına dair kaygıları haksız değildir. Ancak çözümmüş gibi ortaya koydukları “bizim adamımız seçilmedikçe bu mücadelenin içinde taraf olmayacağız” tavrı, politik bir intiharın ifadesidir. Sosyalistler, kendi içlerinde ilkeli bir tutum takınmalı, öz güçlerini inşa etmekten geri durmamalı, düzen içi kuvvetlerle bağımlılık ilişkisi geliştirmemeli ve tüm bağlarını halkla kurmalıdır. Bu, tüm gelişmelerin öznesi oluncaya kadar sessiz kalınması gerektiği anlamına gelmez. Başta belirttiğimiz gibi, düzen içi siyasetin kitlelerin taleplerine ve eğilimlerine kulak vermeden hareket edemeyecek durumda olması, halkın doğrudan temsilciliğini üstlenen sosyalistlerin elinde güçlü bir silahtır. Halk kitleleri, yapılan protestolarda kuşandığı bayrakla, emekçi rüzgârını selamlayan hareketliliğiyle, emek ve cumhuriyet cephesini kucakladığını duyurmaktadır. Ancak bu hareketliliğe liderlik edecek öncüsünü henüz bulamamaktadır. Sosyalistler, halk kitlelerinin kaygılarını ve eğilimlerini öğrenmeli, siyasal bir program etrafında örgütlemeli ve öncülüğünü yapmalıdır. Devrimci durumu devrimci araçlarla beslemeli ve yaratılan kuvveti kullanarak devrimci olmayanları -düzen muhalefetini- da devrimci adımlar atmaya zorlamalıdır.   

Baro seçimlerinden çıkan sonuç, anayasayı değiştirmek için uçan kuştan bile destek bekleyen iktidarın ve yeni ortağı DEM’in toplum üzerindeki hegemonya araçlarını yavaş yavaş kaybettiğini ortaya çıkarmıştır. Bu sonuç aynı zamanda, önümüzdeki genel seçimlerde bizi nelerin beklediği ve nelerin gerçekleşebileceği konusunda da iyi bir deneyim sunmuştur. Sosyalistlere düşen görev ise bu deneyimden ders çıkararak, halk kitlelerinin eğilim ve talepleri doğrultusunda kendilerini çağıran cumhuriyet ve emek cephesinde öncülüğünün sağlanması olacaktır. Ancak böyle bir durumun yaratılması ile birlikte zaferler kalıcı ve gerçekten bizim hale gelecektir.  

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar