Ülkemizde 30 Ağustos’u kutlamak kolaydır, kolaylaştırılmıştır.
Bayraklar asılır, marşlar söylenir, reklamlar hazırlanır, mesajlar yayımlanır. Bir günlüğüne herkes bağımsızlıktan, millî iradeden ve vatan sevgisinden söz eder. Salt bir askeri zafer olarak ele alınır.
Zor olan, 30 Ağustos’un hükmünü bugüne taşımaktır.
30 Ağustos, bir milletin, kendi geleceği üzerindeki karar hakkını eline almasıdır. Kendisine biçilen esaret gömleğini yırtması, teslimiyet düzenini reddetmesi ve “Bu vatanın sahibi de geleceğinin kurucusu da benim” diyerek ayağa kalkmasıdır.
30 Ağustos’un hükmü açıktır:
Bir millet; kaderini yabancı devletlere, hanedanlara, sermaye merkezlerine, tarikatlara, mafyalara, çıkar ortaklıklarına veya tek bir kişinin iradesine bırakamaz.
Egemenlik gerçekten milletinse bu, yalnızca Anayasa’da yazan bir cümle olarak kalamaz. Ekonomide, siyasette, hukukta, eğitimde, dış politikada ve kamu yönetiminde hayat bulmak zorundadır.
30 Ağustos’u anlamak, zaferle övünmekten ibaret değildir. O zaferin hangi koşullarda, hangi iradeyle ve hangi amaçla kazanıldığını kavramak; ardından aynı bağımsızlık ölçüsünü bugünün düzenine uygulamaktır.
Zafer Gökten İnmedi
Büyük Taarruz, 26 Ağustos 1922 sabahı Kocatepe’den yükselen top sesleriyle başladı. 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da kazanılan Başkomutanlık Meydan Muharebesi, işgal ordusunun ana kuvvetlerini dağıttı ve Anadolu’nun kurtuluş yolunu açtı.
Fakat zafer, dört günde yaratılmadı.
Arkasında Sakarya’dan sonra yaklaşık bir yıl boyunca sürdürülen hazırlık, yığınak, eğitim, üretim, haberleşme, sabır ve örgütlenme vardı. Mustafa Kemal Paşa, taarruzun gecikmesini eleştirenlere 6 Mart 1922’de şu karşılığı vermişti:
«Yarım hazırlıkla, yarım tedbirlerle yapılacak taarruz, hiç taarruz etmemekten çok daha kötüdür.»
Bu Büyük Zafer’in temel derslerinden biridir. Zafer, yalnızca cesaretin, inancın değil; doğru hedefin, hazırlığın, zamanlamanın ve örgütlü iradenin eseridir. Zafer, kendiliğinden patlayan bir öfke de değildir.
Zafer; öfkenin bilinçle, cesaretin planla, fedakârlığın programla ve halkın gücünün örgütlenmeyle birleşmesidir.
Yokluk içinde savaşılmış olması, yokluğu kutsal kılmaz. Açlık bir meziyet, yoksulluk bir kahramanlık biçimi değildir. Büyük Zafer’i kazandıran bütün yoksunluklara rağmen milletin elinde bulunan imkânları ortak bir amaç için seferber edebilmesidir.
Halk herşeyini vermiş; askerin cesareti, komutanın kararı ve Meclisin siyasal iradesi aynı hedefte birleşmiştir. Halk ile ordu arasındaki bu bütünlük, savaşın gerçek gücünü yaratmıştır.
Mustafa Kemal’in önderliği belirleyiciydi. Fakat o da zaferi kişisel bir başarı olarak sunmadı. Büyük Taarruz’u, Türk milletinin bağımsızlık iradesinin eseri olarak değerlendirdi. Zafer için, “Türk milletinin hürriyet ve istiklal fikrinin ölümsüz bir abidesidir” dedi. Çünkü tarih yapan önder, milletin dışında ve üstünde duran kişi değildir. Milletin biriktirdiği gücü doğru hedefte birleştiren, ona yön ve program kazandıran kişidir.
Büyük Taarruz’un bir başka dersi de kahramanlık üzerinedir. Kahramanlık gereklidir, fakat kahramanlık tek başına yetmez. Örgütsüz cesaret tükenir. Programsız öfke dağılır. Hazırlıksız atılım yenilir. Sonuca yönelmeyen mücadele ise bir süre sonra kendi tekrarına dönüşür.
Zafer hem bir süreç hem de o sürecin yarattığı sonuçtur.
Askerî Zaferden Cumhuriyet Devrimi’ne
30 Ağustos’ta yenilgiye uğratılan doğrudan doğruya emperyalist işgal ordusuydu. Onunla birlikte, Anadolu’nun parçalanmasını kabullenmiş saray siyaseti ve milletin kendi kaderini belirleyemeyeceğini savunan teslimiyet anlayışı da tarihsel bir yenilgiye uğradı.
30 Ağustos, ağalığı, tarikat düzenini ve bütün eski toplumsal ilişkileri bir günde ortadan kaldırmadı. Türkiye Büyük Millet Meclisi zaten 23 Nisan 1920’de açılmış ve millî egemenlik iddiasını ortaya koymuştu. Büyük Zafer, bu iddianın önündeki askerî engeli ezdi; egemenliğin saraydan millete geçişini geri döndürülemez hâle getirdi.
Zaferden iki ay sonra, 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırıldı. Ardından Cumhuriyet ilan edildi; halifelik kaldırıldı ve laik hukuk ile eğitim yönünde köklü adımlar atıldı. Büyük Zafer, Cumhuriyet Devrimi’ni tamamlayan son nokta değil, onun önünü açan kesin dönemeçti. Millî Mücadele’nin hedefi yalnızca sınırları kurtarmak değildi. Milletin tebaa olmaktan çıkıp yurttaşlaşmasının, egemenliğin hanedandan alınarak halka verilmesinin yolu açılıyordu.
Burada özellikle halk açısından şu ayrımı belirtilmek gerekmektedir. Mücadele, insanların inancına karşı verilmemiştir. Millî Mücadele’ye katılan, ordunun ve halkın yanında duran çok sayıda inançlı insan vardır. Karşı çıkılan şey inanç değil; inancın halkı itaat altında tutmak, siyasal ayrıcalık kazanmak ve kişisel çıkar sağlamak için kullanılmasıdır.
Cumhuriyet’in laiklik ilkesi de insanlara neye inanacaklarını söylemek için değil, devletin ve kamu gücünün herhangi bir mezhebin, tarikatın veya dinî otoritenin eline geçmesini önlemek için gereklidir.
Laiklik, inançsızlığın değil, vicdan özgürlüğünün güvencesidir.
Bağımsızlık bölünmez bir bütündür
Bir ülkenin askerî olarak kurtulması, bağımsızlığın ilk ve vazgeçilmez şartıdır. Ancak tek başına yeterli değildir.
Mustafa Kemal, bu gerçeği şu sözlerle anlatmıştı:
«Siyasi, askerî zaferler ne kadar büyük olursa olsunlar ekonomik zaferlerle taçlandırılmazsa kazanılan zaferler kalıcı olmaz.»
Bu nedenle Cumhuriyet’in önünde yalnızca savaşın yaralarını sarmak değil, ekonomik bağımsızlığı kurmak görevi bulunuyordu. Bugün de bağımsızlık, yalnızca sınırlarımız içinde yabancı asker bulunmaması demek değildir.
Bayrak gönderdedir; fakat ekonominin, siyasetin ve savunmanın dümeni dışarıdaki merkezlerin elindeyse gerçek bağımsızlık yoktur.
Meclis açıktır; fakat milletin geleceğini belirleyen asıl kararlar milletin önünde ve milletin verdiği yetkiyle alınmıyorsa millî egemenlik ten söz edilemez.
Devlet ayaktadır; fakat kamu gücü yurttaşa değil sermaye çevrelerine, tarikatlara, mafya ilişkilerine ve rant ortaklıklarına hizmet ediyorsa Cumhuriyet’in içi boşaltılmıştır.
Seçimler yapılmaktadır; fakat yurttaşın örgütlenme, haber alma, denetleme ve hesap sorma imkânları ortadan kaldırılmışsa demokrasi yalnızca sandığa indirgenmiştir.
Böyle bir düzende biçimseldir egemenlik vardır, gerçek egemenlik yoktur.
Emperyalizm de her zaman çizme giyerek, topla ve tüfekle gelmez. Askerî üsler, ayrıcalıklı şirketler, borçlandırma düzeni, sıcak para bağımlılığı, stratejik sektörlerin yabancı tekellere bırakılması ve milletin karar hakkını sınırlayan anlaşmalar üzerinden de işler.
Bazen ülkenin madenine, limanına, toprağına, suyuna ve emeğine el koyar. Bazen üniversiteye proje, siyasete danışmanlık, topluma kimlik çatışması olarak sızar. Bazen de yerli görünen işbirlikçi sınıflar aracılığıyla üretimi, kurumları ve geleceği dışarıdaki merkezlerin ihtiyaçlarına bağlar.
Her kredi, her ticaret ilişkisi veya her yabancı yatırım kendiliğinden emperyalist tahakküm anlamına gelmez. Belirleyici ölçü şudur: Bu ilişkiler milletin kendi ihtiyaçları doğrultusunda karar vermesini engelliyor mu? Kamu yararını dışarıdaki merkezlerin çıkarlarına bağımlı hâle getiriyor mu? Ülkenin emek gücünü ve kaynaklarını tek yönlü biçimde başka güçlere mi aktarıyor?
Eğer cevap evetse orada eşit ilişki değil, bağımlılık vardır.
Bağımsızlık dünyaya kapanmak değildir. Başka devletlerle eşit, karşılıklı yarara dayalı ve onurlu ilişkiler kurabilme gücüdür. Dünyayla ilişki kurmak başka, dünyanın egemenleri tarafından yönetilmek başkadır.
Mafya, Tarikat ve Rant: Üç Ayrı Yüz, Tek Düzen
Bugün Türkiye’yi kuşatan emperyalist bağımlılık ile mafya, tarikat ve rant ilişkileri birbirinden kopuk değildir.
Mafya, hukukun yerine zor kullanma gücünün geçmesidir.
Tarikatların siyasal ve ekonomik bir örgütlere dönüşmesi, yurttaşlığın yerine müridliğin gelmesidir.
Rant ise üretmeden, çalışmadan ve toplumsal bir değer yaratmadan ülkenin ortak zenginliğine el konulmasıdır.
Biri korkuyu, biri kutsallığı, diğeri parayı kullanır. Fakat üçü de aynı sonuca hizmet eder: Kamu gücünün ve toplumun ortak kaynaklarının küçük çıkar grupları tarafından ele geçirilmesine.
Kamu hukuku gerilediğinde mafya ve çeteler “adalet” dağıtmaya başlar. İnsanlar haklarını yurttaş olarak arayamaz hale gelir. Uyuşturucu, fuhuş, kaçakçılık çığ gibi büyür.
Laik ve bilimsel eğitim zayıflatıldığında tarikatlar çocukların geleceğine el koyar. Yoksulluk içindeki ailelere devletin sağlaması gereken yurdu, bursu ve eğitimi sunarak çocuklardan bağlılık ve itaat bekler.
Üretim ve planlama terk edildiğinde rant düzeni ülkenin taşını toprağını, şehirlerini, kıyılarını, ormanlarını ve madenlerini yağmalar. Kamu kaynağı, toplumun ihtiyaçları için değil, ayrıcalıklı şirketlerin kazancı için kullanılır.
Yurttaşlık hukukunun olmadığı yerde adalet de eşitlik de sağlanamaz. Liyakatin yerini şeyhe, reise, patrona veya siyasal iktidara sadakat alır. Toplumun çıkarının yerini kişisel kurtuluş, kamusal sorumluluğun yerini kapı kulluğu geçirir.
İnsanlar ortak bir Cumhuriyet’in yurttaşları olmaktan çıkarılır; bir ağanın, patronun, cemaatin, mafya reisinin veya siyasal iktidarın himayesine bağlanır.
Cumhuriyet’in yerini kulluk ilişkileri alır.
Tarikat düzenine karşı çıkmak, insanların inancına karşı çıkmak değildir. İnancın siyasal ayrıcalığa, ekonomik çıkar ağına, kamu kaynağına ve çocuklar üzerinde tahakküme dönüştürülmesine karşı çıkmaktır.
Mafya düzenine karşı çıkmak yalnızca sokaktaki suç örgütleriyle mücadele etmek değildir. Devletin, siyasetin ve ekonominin gayriresmî çıkar ağlarıyla yönetilmesine son vermektir.
Rant düzenine karşı çıkmak da yalnızca birkaç yolsuzluk dosyasını açmak değildir. Üretmeyen, paylaşmayan ve toplumun ortak zenginliğini yağmalayan bütün bir sınıfsal yapıyı değiştirmektir.
30 Ağustos’un bugünkü anlamı, bu teslimiyet düzenine karşı yeni bir bağımsızlık ve Cumhuriyet iradesi yaratmaktır.
Gerçek Milliyetçilik
Gerçek milliyetçilik, başka milletlere düşmanlık etmek değildir.
Kendi milletinin emeğini, hakkını, hukukunu ve geleceğini emperyalist-kapitalist sisteme karşı savunmaktır.
Bir ülkenin fabrikaları kapanırken, köylüsü toprağından koparılırken, gençleri geleceksiz bırakılırken, madenleri ve limanları yabancı tekellere devredilirken yalnızca bayrak sallamak milliyetçilik değildir.
Milliyetçilik; milletin üretme gücünü geliştirmek, emeğini korumak, kaynaklarına sahip çıkmak ve hiçbir dış gücün önünde eğilmemektir.
Ulusal birlik, yurttaşları etnik kökenlerine, mezheplerine veya yaşam biçimlerine göre ayırarak kurulamaz. Farklı kökenlerden gelen insanları vatan, emek ve Cumhuriyet temelinde birleştirerek kurulabilir.
Millet bir kan bağı değil, ortak gelecek iradesidir.
Bu nedenle milliyetçilik ırkçılık değildir. Başkasının toprağına, kaynağına ve hakkına göz dikmek hiç değildir. Kendi bağımsızlığını savunan bir millet, başka milletlerin bağımsızlık hakkına da saygı göstermek zorundadır.
30 Ağustos’un antiemperyalizmi evrenseldir. Türkiye halkının zaferi, bağımsızlığı tehdit edilen bütün milletlere emperyalizmin yenilebileceğini göstermiştir. Mustafa Kemal’in mazlum milletlerin bir gün zalimleri yeneceğine ilişkin inancı da bu tarihsel dayanışmayı ifade eder.
Bağımsızlık yalnız kendimiz için istediğimiz bir ayrıcalık değil, bütün milletler için savunduğumuz bir haktır.
Bugünün Zafer Programı
Bugünün Büyük Taarruzu, geçmişin savaşını taklit etmek değildir. Günümüzün bağımlılık ve teslimiyet ilişkilerini doğru teşhis ederek onları ortadan kaldıracak örgütlü halk gücünü yaratmaktır.
Bunun için önce siyasal egemenlik yeniden millete verilmelidir.
Meclis etkili olmalı, yargı siyasal iktidarın kırbacı olmaktan çıkarılmalı, kamu yönetimi şeffaf ve denetlenebilir hâle getirilmelidir. Devlet hiçbir kişinin, partinin, cemaatin, sermaye grubunun veya ailenin mülkü değildir. Devletin bütün kurumları yurttaşa karşı sorumlu olmalıdır.
Ekonomik bağımsızlık için kamucu ve planlı bir kalkınma programı gereklidir.
Stratejik kurumlar, enerji, madenler, tarım, ulaştırma, iletişim ve finans sistemi toplumun ortak çıkarlarına göre yönetilmelidir. Kamu mülkiyeti bürokratik ayrıcalık değil, halkın denetimi anlamına gelmelidir. Planlama, birkaç kişinin yukarıdan verdiği emir değil; ülkenin kaynaklarının, ihtiyaçlarının ve üretici güçlerinin ortak hedefler doğrultusunda birleştirilmesidir.
Türkiye üretmeden bağımsız olamaz.
Emekçinin örgütlenme ve grev hakkı güvence altına alınmalı, sendikalaşmanın önündeki engeller kaldırılmalıdır. Köylüyü üretimden koparan borç ve piyasa düzenine son verilmeli; kooperatifçilik, kamusal destek ve gıda egemenliği temelinde yeni bir tarım politikası kurulmalıdır.
Laik, bilimsel ve parasız eğitim devletin temel görevi olmalıdır.
Hiçbir genç barınma ihtiyacı nedeniyle bir tarikatın kapısına mecbur bırakılmamalıdır. Çocukların geleceği kamunun sorumluluğunda olmalıdır. Eğitim, itaat eden kullar değil; düşünen, sorgulayan, üreten ve topluma karşı sorumluluk duyan özgür yurttaşlar yetiştirmelidir.
Devleti ve toplumu; mafyadan, tarikat yapılanmalarından, kayırmacılıktan ve çıkar ortaklıklarından temizlemek yalnızca bazı kişileri görevden almakla başarılamaz. Bu ilişkileri sürekli yeniden üreten kurallar ve ekonomik kaynaklar değiştirilmelidir.
Kamu görevine girişte tek ölçü liyakat ve yurttaşlık sorumluluğu olmalıdır. Devlet makamları müridliğin, akrabalığın, parti üyeliğinin veya kişisel sadakatin ödülü hâline getirilemez.
Dış politika, emperyalist merkezlerin ihtiyaçlarına göre değil, Türkiye halkının ve bölge milletlerinin ortak çıkarlarına göre belirlenmelidir. Türkiye hiçbir büyük gücün ileri karakolu olmamalıdır. Başka milletlere düşmanlık etmeden, hiçbir gücün önünde eğilmeden; bölgede barışı, eşitliği ve karşılıklı kalkınmayı savunmalıdır.
Bütün bunları gerçekleştirecek olan, yukarıdan gelecek bir kurtarıcı değildir.
Halkın örgütlü gücüdür.
Büyük Taarruz nasıl hazırlığın, doğru programın ve ortak iradenin ürünü olduysa bugünün zaferi de emekçilerin, gençlerin, kadınların, üreticilerin, aydınların ve Cumhuriyet güçlerinin ortak mücadelede birleşmesiyle kazanılacaktır.
Teslim Olmamakta Bütün Mesele
Nâzım Hikmet, 1948’de Bursa Cezaevi’nde yazdığı “İşte Böyle Laz İsmail” şiirini şu sözlerle bitirir:
«Mesele esir düşmekte değil, teslim olmamakta bütün mesele!»
Bir milletin toprakları işgal edilebilir; fakat o millet teslim olmayabilir.
Tersine, sınırlarında yabancı asker bulunmayan bir ülke ekonomisiyle, siyasetiyle ve düşüncesiyle teslim alınmış olabilir.
Bugün bize dayatılan en büyük yenilgi, öğrenilmiş çaresizliktir.
Mafyanın yenilemeyeceğine, tarikatların devletten çıkarılamayacağına, rant düzeninin değiştirilemeyeceğine ve emperyalist bağımlılığın kader olduğuna inanmamız isteniyor. Halkın örgütsüzlüğü ebedî, emekçinin yoksulluğu doğal, gençlerin geleceksizliği kaçınılmaz gösteriliyor.
Teslimiyet önce zihinde başlar.
Zafer de bilinçte başlar; fakat yalnızca bilinçte kalmaz. Programla, emekle ve örgütlü güçle maddi bir gerçekliğe dönüşür.
Umut gereklidir, fakat tek başına yetmez. Büyük Taarruz bize umut kadar hazırlığı, cesaret kadar disiplini, kararlılık kadar doğru zamanı da öğretir.
Teslim olmamak, yalnızca “Hayır” demek değildir.
Yeni bir düzen kurabilecek gücü, bilgiyi, programı ve örgütlenmeyi yaratmaktır.
30 Ağustos’u Gerçekten Savunmak
30 Ağustos’u gerçekten savunmak, yalnızca yılda bir gün onu kutlamak değildir.
30 Ağustos’u kutlayıp ülkenin stratejik kurumlarını yabancı tekellere bırakmak bir çelişkidir.
30 Ağustos’u kutlayıp Meclisin iradesini etkisizleştirmek bir çelişkidir.
30 Ağustos’u kutlayıp çocukları tarikatların, devleti mafya ve rant ortaklıklarının eline bırakmak bir çelişkidir.
30 Ağustos’u kutlayıp emekçinin örgütlenme hakkını bastırmak, köylüyü toprağından koparmak ve halkı birkaç sermaye grubunun insafına terk etmek bir çelişkidir.
30 Ağustos’a bağlılık, törenlerde söylenen sözlerle değil, yılın her günü izlenen siyasetle ölçülür.
O zaferin bize bıraktığı görev açıktır:
Tam bağımsızlık.
Millî egemenlik.
Laiklik.
Kamuculuk.
Planlı kalkınma.
Hukukun üstünlüğü.
Yurttaşlık.
Örgütlü emek.
Bölge milletleriyle barış ve dayanışma.
Bunlar birbirinden koparılamaz. Siyasal bağımsızlık ekonomik bağımsızlık olmadan korunamaz. Laiklik, yurttaşlık hukuku olmadan tamamlanamaz. Cumhuriyet halkın örgütlü katılımı olmadan yaşayamaz. Milliyetçilik emek ve üretimden koparıldığında düşman bir ideolojiye dönüşür.
Bugünün Kocatepe’si, milletin ortak programı ve örgütlü iradesidir.
Bugünün ilk hedefi; mafyanın pisliğinden, tarikat tahakkümünden, rant yağmasından ve emperyalist bağımlılıktan kurtulmuş; laik, kamucu, bağımsız ve halkçı bir Cumhuriyet’tir.
30 Ağustos’un hükmü budur:
Egemenlik hayatın her alanında kullanılması gereken gerçek bir güçtür.
Millet bu gücü hiçbir yabancı devlete, hiçbir hanedana, hiçbir sermaye odağına, hiçbir cemaate, hiçbir mafyaya ve hiçbir kişiye devredemez.
Selam olsun Kocatepe’de ayağa kalkan milletin iradesine!
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.