Hasan Yalçın’a Dair: Mehmet Bedri Gültekin’in Anıları

Hasan Yalçın ile ilk karşılaşmam, 1972 yılının sonbaharında Mamak askeri cezaevinde oldu. Ben, TİİKP mensuplarına yönelik olarak Türkiye çapında yürütülen tutuklamalar kapsamında bir grup arkadaş ile birlikte Şanlıurfa Siverek’te gözaltına alınmış ve tutuklanmıştım. O zaman Doğu ve Güneydoğu’da tutuklananlar Diyarbakır’a götürülüyordu. Diyarbakır, bölgenin sıkıyönetim merkezi idi. Bizi de Diyarbakır’a götürdüler. Cezaevinde Urfa’dan Erzurum ve Ağrı’ya kadar bütün illerden DDKO, KDP ve TİİKP davalarından tutuklular vardı. Temmuz ayında ise Türkiye’nin her tarafındaki TİİKP davası tutuklularını Ankara’da topladılar. TİİKP davası sanıkları olarak Ankara’da tek bir davada hep birlikte yargılanacaktık. O yılın sonuna doğru duruşmalarımız başladı.

Daha duruşmalar başlamadan önce nedenini hatırlamıyorum ama hastaneye gitmek için başvurmuştum. Cezaevinin, o zaman “Dış B” olarak adlandırılan koğuşunun yanındaki koridorda benim gibi hastaneye gitmek için başvuran dört ya da beş tutukluyu daha getirdiler. Biri de Hasan Yalçın’dı. O sırada Mamak Cezaevi Yönetimi tutuklulara mahkemeye veya herhangi bir nedenle cezaevi dışına çıktıkları vakit kravat takma zorunluluğu getirmişti. Biz TİİKP davası tutukluları, buna direniyorduk. Bizim dışımızdaki diğer bütün tutuklular kravat takmayı kabul etmişti ama biz bunu zorbalık olarak görüyor ve direniyorduk. Koridorda gitmek için beklerken bir asker elinde kravatlarla geldi ve takmamızı istedi. Ben o zaman 19 yaşındaydım. Parti ile ilişkimin yaklaşık bir yıllık bir geçmişi vardı. Deyim yerindeyse yalnız başımıza böyle bir dayatmayla karşılaşınca açıkçası ne yapacağıma tam karar verememiştim. Hasan Yalçın ise net bir şekilde kravat takmayacağını söyledi. Hasan böyle söyleyince biz de aynı tavrı aldık. Bunun üzerine bizi hastaneye götürmekten vazgeçtiler. Apar topar koğuşlarımıza geri gönderildik.

Mahkeme Sorgusundaki Tavrı

TİİKP davası, kamuoyunda o dönem çıkardığımız illegal dergimizden dolayı “Şafak Davası” olarak biliniyordu. Biz Şafak Davası tutukluları olarak gerek cezaevinde gerekse mahkemede antidemokratik uygulamalara boyun eğmiyor, direniyorduk. İki büyük açlık grevi yapmıştık. Birinci açlık grevi sanırım 1972 yılının sonlarına doğruydu. Bizimle birlikte THKO davasından yargılanan tutuklular da direnişe katıldılar. Sonra THKO’luların davası Yargıtay’da da kesinleştiği için onları sivil cezaevine, Niğde’ye gönderdiler. Biz yalnız kaldık. İşte bu gibi baskılardan dolayı biz TİİKP davası sanıkları mahkemede sorguda savunma yapmayı reddettik. Sadece bütün tutuklular adına Genel Başkan Doğu Perinçek’in konuşmasını kararlaştırmıştık. Bu kurala o dönem sadece Hasan Yalçın uymadı. O da uzun bir savunma yaptı sorgu sırasında. O zaman bazı konularda partiden biraz farklı düşünüyordu. 1977 yılında yaptığımız özeleştiride parti olarak o yıllarda bir sol hatalar yaptığımızı belirlemiştik. Hasan arkadaşımız ise bizim “sol hatalar yaptık” dediğimiz dönemde daha “sol” bir tavır almaktan yana görünüyordu. Fakat bu ayrılık hiçbir zaman bir çatışma ve huzursuzluk nedeni olmadı. Demek ki o yıllarda birbirimize karşı daha hoşgörülüymüşüz. “Eleştiri, mücadele, birlik” olarak özetlediğimiz anlayış parti hayatımıza gerçekten de egemendi.

1977 TİİKP 1. Kongresi

12 Temmuz 1974’te Ecevit Hükümeti’nin çıkardığı af yasası sonucu tahliye olduk. Sonraki üç yıl içinde ben önce Doğu Anadolu Bölge Komitesi Üyesi, sonra da başkanı olarak görev yaptım. 1977 yılında illegal koşullarda toplanan TİİKP 1. Kongresine Diyarbakır delegesi olarak katıldım. Kongre, İstanbul’da Bakırköy’de Cennet mahallesine doğru giderken E-5 karayolunun sağ tarafına düşen bir yerde bir apartman dairesinde toplandı. Toplam, yanlış hatırlamıyorsam 36 ya da 38 delege vardı. Hapishaneden sonra Hasan Yalçın’ı ilk defa bu kongrede gördüm. Hasan, bu kongrede 12 Mart dönemindeki “sol” hatalarının özeleştirisini yaptı. Kongre sonunda ikimiz de 7 kişilik Merkez Komitesine seçildik. Ondan sonra arkadaşın ölümüne kadar geçen 25 yıl içinde birlikte partinin MKK üyeliği ve Başkanlık Kurulu üyeliğini yaptık.

1978 Süreyyapaşa Senatoryumu

Çok yoğun bir çalışma temposu içindeydik. Deyim yerindeyse gecemiz gündüzümüz belli değildi. Ayrıca yeterli beslenmiyorduk da. Yeterli beslenememizde, maddi olanaklarımızın kısıtlı olmasının payı vardı ama en az o kadar bizde o zaman çok güçlü olan parti parasını harcamama, fedakârlık yapma anlayışının payı daha fazlaydı herhalde. Mümkün olduğu kadar az para harcayarak yaşıyorduk. Böyle olunca da verem gibi yetersiz beslenme ve aşırı çalışmaya bağlı olarak ortaya çıkan hastalıklardan korunmak olanaksız hale geliyordu. 1978 yılı sonunda Ankara’da parti okulumuz vardı ve ben parti okulunun sorumlusuydum. O çalışma temposu içinde bir gün sabah öksürürken ağzımdan kan gelmesi üzerine Senatoryuma gittim ve verem olduğumu öğrendim. Parti okulumuz bir aylıktı. Parti okulu bitene kadar bekledim sonra İstanbul’da Süreyyapaşa Senatoryumu’nda yatarak tedavi görmeye başladım. Benden bir ay sonra Hasan Yalçın’ın da verem olduğu anlaşıldı. O da Süreyyapaşa’ya geldi. Birlikte tedavi görmeye başladık. Bu hastaneyi tercih etmemizin nedeni Dr. Alpaslan Berktay’ın orada bölüm şefi olarak görev yapmasıydı. Alparslan Berktay, Halil Berktay’ın amcasıydı. Emekli olduktan sonra İzmir’e yerleşti. Sanıyorum partimizin üyesi de oldu. Hep çok iyi ilişkilerimiz oldu.

Hasan insanlarla çok rahat diyalog kuran bir özelliğe sahipti. Hemen bütün hastalarla kaynaştı. Esprileriyle onların hayatına renk kattı. Örneğin kullandığımız ilaçlardan birinin adı Piazolina’ydı. “Bu isim İtalyan film artistlerinin adına benziyor” derdi ve onun üzerine espri üretirdi. Birlikte iki ay daha kaldık hastanede ve beraber taburcu olduk.

1979’da Başçavuş Sokak’taki Evde Birlikte Kaldık

1980 öncesi dönemde Türkiye’nin hemen hemen her tarafında özellikle büyük şehirlerde birden fazla parti kadrosu aynı evleri paylaştı. Bu durum bir tasarruf tedbiriydi böylece çok sayıda eve kira ödenmesi gibi bir durum önlenmiş oluyordu. Bekar olan kadroların aynı evi paylaşması değildi sözünü ettiğim. Aynı evi paylaşan evli çok sayıda örnek vardı. 1980 öncesinde eşim Ankara’da öğretmendi. Ben ise partinin profesyonel kadrosu olarak daha çok Doğu Anadolu bölgesinde çalışıyordum. Yaklaşık iki yıl boyunca eşim, hatırladığım kadarıyla dört ayrı arkadaşın evini paylaştı yeni doğan oğlumuzla birlikte. Ben ayda en fazla bir hafta kadar Ankara’da olabiliyordum. En uzun süre kaldığımız ev Hasan Yalçın’ın Ankara’da Kolejin arka tarafında Küçük Esat’a doğru giderken sol tarafta bulunan Başçavuş Sokak’taki eviydi. Gül yeni doğmuştu. Gelirlerimiz evin ortak geliriydi ve harcamaları hep birlikte yapıyorduk.

Bu uygulama o dönem parti kadrolarına hakim olan dayanışma ve kardeşlikten daha güçlü yoldaşlık ilişkilerinin dışa vurumuydu. Parti kadroları birbirlerine, kardeşlerin birbirlerine bağlılığından daha güçlü bağlarla bağlıydılar. İlişkilerde tam bir güven vardı. Yarım yüzyılı geçmesine rağmen hala mücadeleye devam eden parti kadrolarının birbirlerine olan ilişkisinin güçlü bir şekilde devam ediyor olmasında bu anlayışların büyük payı vardı.

12 Eylül Darbesi İlk Yönetim Toplantısı Burhan Er’in Evi

12 Eylül darbesi oldu. 11 Eylül günü öğleden sonra orduda bir takım hareketlenmelerin olduğu ve bir darbe olacağı haberi herkesin dilindeydi. Biz de o gün Hasan ve ben Cebeci’de Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin arka sokaklarında bulunan bir evde (sanıyorum Ferit İlsever’in eviydi) bekliyorduk. Gece yarısından sonra darbenin gerçekleştiği anlaşıldıktan sonra hemen yakınlarda bulunan başka bir arkadaşın evine geçtik. Sabaha doğru Kenan Evren’in televizyondan yaptığı ilk konuşmayı dinledik. O gün sokağa çıkma yasağı vardı. Ertesi gün daha güvenli olduğunu düşündüğümüz başka bir eve geçtik.

Darbeden sonra bir müddet Maltepe’de, belediyede çalışan bir arkadaşın evinde geçti günlerimiz. Beklemek dışında yapacak fazla bir işimiz yoktu. Kitap okuyorduk bol bol. Hatta can sıkıntısında zaman zaman “isim, şehir, devlet, dağ, nehir” adlarını yazmaya dayanan bir kelime oyununu oynadığımızı hatırlıyorum.

12 Eylül sonrası ilk parti yönetimi toplantımızı gene evi Maltepe’de olan Burhan Er arkadaşımızın evinde gerçekleştirdik. Toplantıda Genel Başkan ve Hasan Yalçın dışında parti yöneticilerinden kim vardı şimdi tam hatırlamıyorum. Var olan ilişkileri en güvenilir arkadaşlar üzerinden muhafaza etmeyi konuştuk. Bununla ilgili görev bölüşümü yaptık.

“Muazzam”

1982 yılında TİKP davasından içerde kalan son tutuklular – Doğu Perinçek, Oral Çalışlar ve ben – tahliye olduk. Biz tahliye olduktan sonra Hasan Yalçın ve üç parti yöneticisi daha teslim oldular. 12 Eylül darbesinin üzerinden iki ay geçtikten sonra bizim hakkımızda da arama kararı çıkarıldı. Parti yönetimi olarak yöneticilerin yarısının teslim olmasını ve mahkemede partiyi savunmasını, geri kalan yarısının ise teslim olmamasını ve dışarda partiye sahip çıkmasını kararlaştırdık. Hasan Yalçın dışarda kalması kararlaştırılan arkadaşlardandı. Bu görevini layıkıyla yaptı. Ankara’daydı. Biz yargılanırken dava ile ilgili işlerin yürütülmesi, mahkemelere arkadaşların kalabalık bir şekilde gelerek partiye sahip çıkması işlerini başarılı bir şekilde organize etti. Zaman zaman avukat arkadaşlarla dışardaki durumu anlatan mektuplar gönderirdi bize. Mektupların içinde bir yerde mutlaka “muazzam” sözcüğünü geçirirdi. “Muazzam selamlar” gibi. Oradan, mektubun Hasan Yalçın’a ait olduğunu anlardık. Hasan Yalçın’dan illegal dönemde kendi aramızda konuşurken “muazzam” diye bahsederdik. Konuşmasında “muazzam” sözcüğünü çok sık kullandığı için.

Genel Başkan tahliye olduktan sonra artık parti yöneticilerinden yeni tutuklama olmayacağını düşündük, yanıldık. Hasan Yalçın ve üç arkadaş bizlerin tahliyesinden sonra teslim oldular ve tutuklandılar. 10 ay sonra kararla birlikte Mayıs 1983’te biz de yeniden tutuklandık.

Gül’ü Tiyatroya Götürme Maceram

Tahliye olduktan sonra sık sık Hasan Yalçın’ın evine giderdik eşimle birlikte. Tutuklu olan arkadaşımızla dayanışmanın bir gereğiydi. Fevziye de yakın arkadaşımızdı. Geçmiş yıllarda evini uzunca bir süre bizimle paylaşmıştı. Sanıyorum 1983 baharıydı, Gül’ü bir çocuk tiyatrosuna götürmek istedim. Gül o zaman dört yaşındaydı sanırım. Gittim Gül’ü aldım, otobüs durağına kadar yürüyecek, otobüsle tiyatronun olduğu yere gidecektik. Evden çıktık biraz yürüdük, çok geçmeden çok şiddetli bir yağmur bastırdı. Bir evin saçağının altına sığınarak yağmurun geçmesini bekledik. Taksiye binerek gitmeye paramız yoktu. Yağmur uzun sürdü. Bu arada tiyatronun başlama saati gelip geçti. Ve biz çaresiz eve dönmek zorunda kaldık.

Gül doğmadan önce, isminin ne olacağı üzerine sohbetlerimiz oluyordu. Gül veya Gülsün adlarından biri olsun istiyordu. Epey bir süre “Gülsün” adı üzerinde durdu. İki anlamı var diyordu. Birincisi “sen bir gülsün” anlamında, ikincisi de “yüzü hep gülsün” diyordu. Sonunda kısa olması, güzel bir çiçek olması vd. Gül isminde karar kıldı.

Kanat ile Mücadele Dönemi

1981 yılında parti içinde görüş ayrılıkları başladı. Dünya çapında sosyalist ve devrimci hareketlerin geri çekildiği, sol içinde neoliberal fikirlerin hızla güçlendiği, “nerede yanlış yaptık” sorusuna cevabın bütün sol çevrelerde arandığı bir dönemdi. ABD’nin başını çektiği dünya kapitalizmi saldırıya geçmişti. Medeniyetler Çatışması, “Tarihin Sonu” teorileri ortalığı kaplamıştı. Türkiye’de ise Amerikancı 12 Eylül, bütün solun üzerinden silindir gibi geçiyordu. İşte bu koşullarda Murat Belgelerin başını çektiği Sivil Toplumculuk bizim saflarımızda sağ, teslimiyetçi fikirler taraftar bulmaya başladı. Önce Gülay Göktürklerin başını çektiği, bizim “kaleciler” dediğimiz bir grup ortaya çıktı. “Kaleyi bombalayalım” başlıklı bir bildiri ile ortaya çıktıkları için bu adla anıldılar. Özetle devrimci parti, örgütlenme ve mücadeleye cepheden karşı çıkıyorlardı. Daha sonra Gün Zileli, Halil Berktay başta olmak üzere o sırada dışarda olan bazı isimlerin başını çektiği bir “sorular” hareketi başladı. Kısaca dışardaki arkadaşlarımız, solun dünya çapında yaşamakta olduğu yenilgi ve geri çekilmenin nedenini en başa taa Marks’a kadar giderek sorgulamak gerektiğini düşünüyorlardı.  Arkadaşlar görüşlerini yazarak bize gönderdiler. O sırada biz Mamak Askeri cezaevinden, MHP, MSP ve CHP yöneticileri ile birlikte Harp Okulu yerleşkesi içindeki “Dil ve İstihbarat Okulu”na götürülmüştük. Koşullarımız oldukça rahattı. Bütün arkadaşlar oturduk, tartıştık ve bu yönelimin bizi “Devrim”i reddetmeye götüreceğini belirledik ve büyük çoğunlukla reddettik. Hasan o sırada dışarda “Sorular Hareketi”ni hazırlayanlar gibi düşünüyordu. 1982 yılı temmuz ayında tahliye olduk. Dışardaki parti yöneticileri ile bir araya gelerek tavrımızı belirledik. Gün ve Halil görüşlerinde ısrar ediyorlardı. Tahliye sonrasında Oral Çalışlar da onlara katıldı. Hasan Yalçın o sıralarda tutukluydu. Sorular hareketi ile farklı bir yola girenlerle tartışmalarımız, parti içi fikir mücadelemiz tam bir özgürlük içinde 1989 yılına kadar devam etti. Parti yönetiminin çoğunluğundan farklı düşünenler, parti organlarında görüşlerini özgürce yazdılar. 1988 yılında yasal olarak kurulan Sosyalist Parti içinde görüşlerini her kademede savunma olanakları vardı. Hasan Yalçın tahliyelerin olduğu 1985 yılı sonrasında adım adım diğerlerinden uzaklaştı. Birlikte Saçak Dergisi Yazı Kurulu Üyesi olarak çalışıyorduk. 1987 yılında ben askere gittim ve 1988 yılı sonunda askerden döndüm. Döndüğümde Hasan Yalçın çok keskin bir şekilde kanatçıların karşısındaydı. “Sorular Hareketi”ni başlatanlar, devrimci partinin “kanatlı” parti olması gerektiğini savunuyorlardı. Bundan dolay adları bizim aramızda “kanatçılardı.”

Kanatçılar 1989 yılında yapılan Sosyalist Parti’nin birinci kongresinin ardından partiden istifa ederek ayrıldılar ve bir müddet sonra da her biri sistem içinde kendi yoluna giderek tamamen kayboldular.

2000’e Doğru

1986’nın sonları ve 1987 yılının başında haftalık bir haber dergisinin yayınlama hazırlıklarına başladık. Ankara’da büro yeri tutma, kadrosunu oluşturma çalışmalarını Hasan Yalçın ile birlikte yürüttük. Sonrasında Orman Bakanlığı’nın arka tarafında Kocatepe camiine doğru giden sokakta bir yer tuttuk. Zihni Erdem’i hatırlıyorum büroda çalışmaya başlayan ilk arkadaşlardan. Metin Özuğurlu o zaman var mıydı hatırlamıyorum. Sanıyorum mart ayında 2000’e Doğru dergisi yayımlanmaya başladı. Ben mayıs ayında askere gittim. 1988 yılında askerden döndüm. Ben döndükten sonra dergi Necatibey Caddesi’ne taşındı. Hasan derginin Genel Yayın Yönetmen Yardımcısı idi ve Ankara temsilcisi idi. Artık Türkiye’nin en etkili haber dergisi olmuştu. Hasan da hem haftalık yazıları hem de zaman zaman Selim Uslu ve Yavuz Savaşkan takma adlarıyla yazdığı mizah yazıları ile en çok okunan ve beğenilen yazarı durumundaydı.

1994 Kongresi Az Oy Alınması Sonucu Gösterdiği Tepki

1994 yılında İşçi Partisi’nin 3. Kongresi yapıldı. (Öncekiler 1989 ve 1991 Sosyalist Parti Kongreleri) Merkez Komitesi adayları soyadlarına göre abc sırasıyla yazılmışlardı. Hasan Yalçın dolaysıyla listenin en sonlarında bulunuyordu. Çok sayıda delege en baştan başlayarak isimleri işaretlediği ve sonlarda kimin olduğuna bakmadığı için, işaretlemesi gereken sayı, listenin daha ortaya gelmeden önce tamamlanmış oluyordu. Bundan Dolay Hasan Yalçın o kongrede  ancak en az oy alarak, zar zor seçilebilmişti. Doğal olarak çok üzüldü. Kongre sonrasında MKK toplantısında Yürütme Kurulu seçimi yapılırken görev almak istemedi. “Bir parti mutlaka görev vermek istediği yöneticisini en sonda da olsa bulur oyunu verir, ben az  oy aldığıma göre bu partinin bir değerlendirmesidir, saygı duymak gerekir” diyordu. Kendisine düşüncesinin doğru olmadığını, partililerin gönlünde taht kurmuş az sayıda parti yöneticisinden biri olduğunu herkesin bildiğini, dolaysıyla değerlendirmesinin yanlış olduğunu söyledik. Ve tabii Başkanlık Kurulu üyeliğine seçtik.

1994 kongresinde Hasan Yalçın’ın aldığı oy bütün parti için bir “eğitim” vesilesi oldu. Ondan sonraki kongrelerde gene abc sistemine göre oylama listesi oluşturduk ama hangi harfle başlanacağını kura çekerek belirledik. Parti delegeleri de baştan başlayarak rastgele işaretlemenin doğru olmadığını, sadece sonlarda olduğu için seçilemeyen değerli parti yöneticilerinin olduğunu bu vesileyle öğrenmiş oldular.

1995 Kerim’in Gözaltına Alınması Olayı

1995 yılında parti çalışması dolayısıyla Konya’daydım. İl binasında iken Genel Merkez’den aradılar. O sıralarda lise öğrencisi olan oğlum Kerim bir korsan gösteriye katılmış, polisle yaşanan arbedenin ardından göstericiler Dil Tarih Coğrafya Fakültesine sığınmışlar, ardından da bir grup başka gösterici ile birlikte gözaltına alınmış. Telefon eden arkadaşlar Kerim’in hastanede olduğunu söylediler. O yıllarda parti genel merkezinin otomobili yoktu. Otobüsle gidiyorduk illere. Bulduğum ilk otobüsle Ankara’ya döndüm. Otogarda arkadaşlar beni bekliyordu. Baktım Hasan aralarında. Otobüsten iner inmez hemen yanıma geldi. “Merak etme Kerim’in ciddi bir şeyi yok” dedi. Benim endişelenmiş olduğumu düşündüğü için ilk yaptığı bu endişemi gidermek için çabalamak oldu.

1999 Kongresi

1999 Kongresine Hasan Yalçın arkadaşımızın genel başkanlığında gittik. Doğu Perinçek 1998 yılında bir komplo ile tutuklandı ve ardından 1991 yılında seçim öncesinde TRT’de düzenlenen “Liderler Açık Oturumu”nda yaptığı konuşmadan dolayı hakkında açılan dava yıllar sonra Yargıtay’ın tozlu raflarından indirilip alelacele onaylandığı için mahkûm olmuştu. Bundan dolayı genel başkanlığı bırakmak zorunda kalmıştı. Hasan Yalçın MKK tarafından genel başkanlık görevine getirilmişti. Onun için 1999 yılında yapılan kongreye Hasan Yalçın Genel Başkan olarak katıldı. Doğu Perinçek hapisten çıktığı için yeniden Genel Başkan oldu. 1998 yılından başlayarak örgütlenme ve çalışma tarzı konusunda farklı yaklaşımlarımız olduğu için Doğu Perinçek benim Genel Sekreterliğimin devam etmesinden yana değildi. Hasan Yalçın’ın Genel Sekreter olmasını istiyordu. Kongre sonrası görevlendirmelerin yapıldığı MKK toplantısında Doğu Perinçek bu görüşünü dile getirdi. Hasan Yalçın o toplantıda söz alarak benim neden Genel Sekreterlik görevine devam etmem gerektiğini kendine göre nedenleriyle açıkladı. Doğu Perinçek ikna olmamıştı. Onun üzerine bir kez daha söz aldı ve gerekçelerini daha geniş olarak anlattı. Perinçek mecbur kaldı ve ısrarından vazgeçti. Hasan Yalçın’ın bu tavrı, kendisinden önce içinde bulunduğu kolektifin çıkarını düşünen bir devrimcinin tavrıydı.

Mustafa Yalçın

Mustafa, Hasan’ın 1970 yılında doğan oğlu. Doğumu yaptıran doktorun da sanırım kusuru var, en başından beri yatağa bağımlı. Hasan’a çok benziyor. Konuşmasını yanında kalanlar bir müddet sonra anlayabiliyor. Şimdi 50 yaşını geçti. Ankara’da kendisi durumunda olan vatandaşların kaldığı bir bakımevinde kalıyor. Mustafa’nın çocukluğu daha çok Hadim’deki dede ve babaannesinin yanında geçti. Hasan Yalçın partideki görevlerinden dolayı Mustafa’nın bakımında Fevziye’ye çok yardımcı olamıyordu. Ama Mustafa bir yandan büyüyor, diğer yandan dedesi ve babaannesi yaşlanıyorlardı. Sonunda Hasan Yalçın, Eşref Bitlis’in oğlu Tarık Bitlis’in yöneticisi olduğu İstanbul Maltepe’de bulunan bir bakımevine Mustafa’yı yatırmak zorunda kaldı.

Mustafa, zeki bir arkadaş. Teknolojinin olanaklarından yararlanarak okuyup yazabiliyor. Gözleriyle ekrandaki harfler üzerine sabitlenerek yazı yazabilmeye olanak veren bir sistem var. İnternete giriyor, aktif bir Facebook sayfası var. Siyasetle ilgileniyor. Yanlışlara karşı elinden geldiğince mücadele ediyor. Hasan Yalçın’ın oğlu…

29 Ağustos 2002 Öldüğü Gün

Seçim sathı mailine girmiştik. İl örgütlerini dolaşıyorduk, Partiyi seçime hazırlama en önemli işimizdi. Hasan Yalçın, Uşak’tan başlayarak bir ege gezisine çıkmıştı. Gün içinde konuştuk mu hatırlamıyorum. Ama o gün öğleyin Banaz ilçesinde bir eski solcu ile görüşmüş oradan Uşak’a geçmişti. Eski solcu, şu kenarda durup bir şey yapmayan ama öte yandan bir şeyler yapmaya çalışanları ise burun kıvırarak izleyen tiplerden… Hasan Yalçın yaptığı görüşmeden canı sıkılarak ayrılmış. Ardından Uşak il örgütünde partililerle yapılan toplantı ve ondan sonrada yerel bir televizyon kanalında program. Program sonrası ağrısı olduğunu söylüyor ve arkadaşların ısrarı üzerine hastaneye gidiyor. Arkadaşın rahatsızlığını dinleyen doktor bir ağrı kesici vererek gönderiyor Hasan Yalçın’ı. Yanında o yıllarda genel merkezimizde şoförlük yapan Kemal Köksal arkadaşımız var. Sonraki yıllarda Kemal arkadaşımızı da kanser hastalığından kaybettik. Hastane sonrası Kemal Köksal arkadaşımızla birlikte o yıllarda Uşak yöneticilerimizden Kadir Altunkaya’nın evine gidiyorlar. Saat 11’e doğru beni aradı. Belki de hayattayken görüştüğü son kişiydim. Rahatsızlığından hiç bahsetmedi. O gün yaptığı temasları ve çalışmaları anlattı. Banaz’da canını sıkan görüşmeyi de o sırada anlatmış olabilir. Sabahleyin saat yedi gibi Kemal Köksal aradı konuşamıyordu, acı haberi ancak verebildi.

Akşam cenazesi Ankara’ya Hacettepe Üniversitesi Hastanesi morguna getirildi. Necla Yalçın ile birlikte oradaydık.

Ertesi gün Ankara’da cenaze töreni yapıldı. Bütün il örgütleri Ankara’ya cenazeye gelmek istiyordu. Hasan Yalçın’ı bütün partililer istisnasız seviyordu. Doğu Perinçek seçim kampanyasında olduğumuzu Ankara’ya cenaze törenine gelerek vakit ve para harcamamızın doğru olmayacağını ve il örgütlerine Ankara’ya gelmemelerini söylememizi istedi. Söyledik. Buna rağmen çok sayıda arkadaş genel merkezin bu talimatını dinlemeyerek Ankara’ya geldi. Kocatepe camiindeki cenaze töreni çok kalabalıktı. Parti dışından da çok sayıda katılan insan vardı. Hasan Yalçın İTÜ Talebe Cemiyeti başkanlığından beri toplumun bütün kesimleriyle ilişkisi olan, parti dışından da çok sayıda dostu arkadaşı olan ve herkes tarafından sevilen bir kişiydi. Cenazesini Kocatepe camiinden alarak yürüyüş kortejiyle Mithatpaşa’daki genel merkeze getirdik. Doğu Perinçek bir konuşma yaptı ve ardında Cebeci asri mezarlığına defnettik.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar