Celaliyiz

Celaliyim

Celalisin

Celali

Cemal Süreya’nın bu dizeleri ansızın düştü aklıma.

Sonra düşündüm.

Galiba hepimiz biraz Celaliyiz.

Daha doğrusu, bu ülkede olup bitenlere bakıp hâlâ öfkelenebilenlerin Celali olması gerekiyor.

Çünkü “Celali” yalnızca bir kelime değildir bu topraklarda.

Bir hafızadır.

Anadolu’nun zulme, ağır vergiye, yoksulluğa, adaletsizliğe ve merkezî iktidarın hoyratlığına karşı biriken öfkesinin adıdır.

Celali isyanları, Osmanlı düzeninin yükünü sırtında taşıyan Anadolu insanının başkaldırısıydı.

Toprağı ezilen köylünün…

Ağır vergiler altında bunalan halkın…

Savaşların, kıtlığın, yoksulluğun yükünü çekenlerin…

Merkezin ihtişamının bedelini taşrada ödeyenlerin öfkesiydi.

Celali olmak bu topraklarda biraz da şunu söylemekti: “Yeter.”

Yeter artık bu zulme.

Yeter bu sömürüye.

Yeter bu talana.

Yeter bu adaletsizliğe.

Bugün dönüp ülkenin haline bakınca insanın aklına aynı kelime geliyor: Celali.

Çünkü bugün de bu ülkenin bir Celali öfkesine ihtiyacı var.

İtiraz etmeye,

Hesap sormaya,

Hukuksuzluğu reddetmeye,

Talan karşısında başını çevirmemeye,

Ve en önemlisi, iktidarın halka ait olanı kendi mülkü gibi kullanmasına razı olmamaya ihtiyacı var.

Son yaşanan fon rezaletlerine bakın.

Yüz binlerce insanın parası.

Yüzlerce fon.

Milyarlarca lira.

Şüpheli işlemler.

Soruşturmalar.

Tutuklamalar.

Siyasi bağlantı iddiaları.

Ve bütün bunların ortasında insanın aklına tek bir soru geliyor:

Bütün bunlar olurken devlet neredeydi?

Daha doğrusu: Devlet kimin yanındaydı?

Çünkü devlet yalnızca işler patladıktan sonra savcı gönderen mekanizmanın adı değildir.

Devlet denetler.

Devlet önler.

Devlet vatandaşın parasını korur.

Devlet güçlü ile güçsüz arasında ayrım yapmaz.

Devlet, iktidara yakın olanın önünde eğilip sıradan yurttaşın karşısında kabarmaz.

Ama bugün bu ülkede tartışılan tam da budur.

Bir vatandaşın birkaç bin liralık meselesinde devlet bütün heybetiyle kapısına dayanabiliyor.

Bir işçinin borcuna haciz geliyor.

Bir emeklinin üç kuruşuna banka bloke koyabiliyor.

Çocuklarının karnını doyurmak için marketten kahvaltılık çaldığı iddia edilen bir insana kelepçe takılabiliyor.

Peki rakam milyarlara çıktığında ne oluyor?

Siyasi bağlantılar konuşulmaya başlandığında ne oluyor?

Eski bakanların, parti yöneticilerinin, nüfuz sahibi insanların isimleri telaffuz edildiğinde devletin o heybetine ne oluyor?

İşte mesele budur.

Adaletin gücü yalnızca güçsüze yetiyorsa onun adı adalet değildir.

Orada artık hukuk değil, güç konuşuyordur.

Ve güç kimdeyse hukuk onun etrafından dolaşıyorsa sorun birkaç kişiden ibaret değildir.

Sorun sistemdir.

Çünkü böylesine büyük talan iddiaları bir sabah ansızın ortaya çıkmaz.

Bir iklim ister.

Bir ortam ister.

Bir koruma hissi ister.

Denetlenmeyeceğine inanmak ister.

Dokunulmayacağını düşünmek ister.

Arkasında birilerinin olduğuna güvenmek ister.

Ve en önemlisi: Hesap vermeyeceğine inanmak ister.

İşte siyasi iktidarın asıl sorumluluğu burada başlıyor.

Mesele yalnızca kimin ne kadar kazandığı değildir.

Asıl soru şudur: Bu düzen nasıl kuruldu?

Denetleme görevi verilen kurumlar neden zamanında denetleyemedi?

Bu yapılar nasıl bu kadar büyüdü?

Yüz binlerce insan nasıl bu sistemlerin içine çekildi?

Milyarlarca liranın döndüğü yapılarda şüpheli hareketler neden daha önce görülmedi?

Görüldüyse neden müdahale edilmedi?

Kim sustu?

Kim susturuldu?

Kim korundu?

Kim görmezden geldi?

Kim bundan yararlandı?

Ve kim hesap vermedi?

Bütün bunların cevabı verilmek zorundadır.

Çünkü iktidar olmak yalnızca devletin imkânlarını kullanmak değildir.

İktidar olmak sorumluluktur.

Yıllarca ülkeyi yönetiyorsanız iyi giden her şeyi kendinize yazıp, çürüyen her kurum için başkasını suçlayamazsınız.

Atamaları siz yapıyorsanız…

Kurumların yöneticilerini siz belirliyorsanız…

Meclis çoğunluğu sizdeyse…

Bürokrasiyi siz şekillendiriyorsanız…

Ekonomi politikasını siz belirliyorsanız…

Denetleyici kurumların yapısını siz oluşturuyorsanız…

O zaman ülkenin geldiği bu noktanın siyasi sorumluluğundan kaçamazsınız.

Yetki sizinse sorumluluk da sizindir.

Ama Türkiye’de yıllardır garip bir düzen var:

Başarı varsa iktidarın.

Başarısızlık varsa dış güçlerin.

Ekonomi iyiyse iktidarın eseri.

Kötüyse küresel şartlar.

Bir proje tutarsa iktidarın vizyonu.

Batarsa bürokratların hatası.

Bir skandal çıkarsa birkaç çürük elma.

Oysa ağaç yıllardır çürük elma veriyorsa artık yalnızca elmaları değil, ağacı konuşmak gerekir.

Bugün yapılması gereken budur.

Fonları konuşacağız.

Parayı konuşacağız.

Şüpheli işlemleri konuşacağız.

Siyasi bağlantı iddialarını konuşacağız.

Ama en çok da bu düzeni mümkün kılan siyasi iklimi konuşacağız.

Çünkü en büyük yolsuzluk yalnızca kasadan para çalmak değildir.

En büyük yolsuzluk, insanların hukuka olan inancını çalmaktır.

“Nasıl olsa bir şey olmaz” duygusunu bu memlekete yerleştirmektir.

“Adamını bulursan her şey mümkün” düşüncesini normalleştirmektir.

Liyakati yok etmektir.

Devlet kurumlarını parti bürolarına çevirmektir.

Bağımsız olması gereken kurumları siyasi iradenin gölgesine sokmaktır.

Sonra bir gün bakarsınız: Milyonlar havada uçuşuyor.

Ardından milyarlar.

Ve halk televizyonun karşısında rakamları dinliyor.

Bir milyar…

İki milyar…

On milyar…

Aynı ülkede emekli kasada peynir bırakıyor.

İşçi kredi kartının asgarisini ödeyemiyor.

Anne çocuğuna okul harçlığı veremiyor.

Baba pazarda meyveyi tane hesabıyla alıyor.

Bir tarafta halkın yoksulluğu.

Diğer tarafta siyasi güçle, bağlantıyla, denetimsizlikle büyüdüğü iddia edilen servetler.

İşte Celali öfkesi tam burada doğuyor.

Çünkü Celali olmak yalnızca aç olmak değildir.

Haksızlığa uğradığını görmektir.

Çalıştığı halde yoksul kalmaktır.

Vergisini ödediği halde vergisinin nereye gittiğini sormaktır.

Çocuğuna gelecek kuramazken birilerinin servetine servet kattığını görmektir.

Hukukun kendisine başka, güçlüye başka çalıştığını düşündüğünde öfkelenmektir.

Ve en önemlisi:

“Bu böyle gitmez” demektir.

Bugünün Celalisi itiraz etmelidir.

Bugünün Celalisi hesap sormalıdır.

Bugünün Celalisi sandıkta, meydanda, mahkemede, sendikada, baroda, üniversitede, gazetede, sokakta ve sözde var olmalıdır.

Bugünün Celalisi şunu söylemelidir:

Bu devlet senin değil.

Bu ülkenin hazinesi senin değil.

Bu ülkenin kurumları senin değil.

Bu ülkenin yargısı senin değil.

Bu ülkenin kamu kaynakları senin değil.

Hepsi halkındır.

Ve halk adına kullandığın her kuruşun, verdiğin her kararın, yaptığın her atamanın hesabını vermek zorundasın.

Bunu istemenin adı anarşi değildir.

Bunun adı yurttaşlıktır.

Bunun adı demokrasi talebidir.

Bunun adı hesap sormaktır.

Ve bu toprakların diliyle söylersek:

Bunun adı Celali olmaktır.

Celaliyim.

Celalisin.

Celali.

Bugünün Celalisinin elinde soru vardır: Paralar nerede?

Kim kazandı?

Kim korudu?

Kim denetlemedi?

Kim hesap vermedi?

Ve hepsinden önemlisi:

Bu düzeni kim kurdu?

İşte asıl isyan budur.

Talanı görüp susmamaktır.

Soygun iddiasını duyup başını çevirmemektir.

Hukuksuzluğu kanıksamamaktır.

Yoksulluğu kader diye kabul etmemektir.

Devleti yönetenlerden hesap sormaktan vazgeçmemektir.

Çünkü bir toplumun başına gelebilecek en büyük felaket öfkelenmesi değildir.

Asıl felaket, haksızlığa alışmasıdır.

Talanı sıradanlaştırmasıdır.

Yoksulluğu kabullenmesidir.

Hukuksuzluğu normal görmesidir.

“Bunlardan bir şey olmaz” diyerek omuz silkmeye başlamasıdır.

İşte o gün kaybederiz.

O yüzden bugün bu memleketin ihtiyacı yeniden o eski kelimedir:

Celali.

Zulme karşı Celali.

Talana karşı Celali.

Sömürüye karşı Celali.

Hukuksuzluğa karşı Celali.

Yoksulluğu kader diye dayatanlara karşı Celali.

Devletin karşısında kul değil, devletin gerçek sahibi olduğunu hatırlayan yurttaş Celali.

Celaliyim.

Celalisin.

Celaliyiz.

Sosyal Medyada Paylaş

Yazılar

Yazılar