Ve lağım patladı.
Yıllardır üzeri halıyla örtülen, kokusu duyulmasın diye pencereleri kapatılan ne varsa artık ortalığa saçılıyor. Neresine dokunsanız başka bir dosya, hangi taşı kaldırsanız başka bir ilişki ağı çıkıyor karşınıza.
Uyuşturucu, yasa dışı bahis, kara para, şantaj, nüfuz ticareti iddiaları…
Ve şimdi de yatırım fonları.
Bütün bunlara birbirinden bağımsız birkaç adli vaka diye bakmak mümkün. Ama insan ister istemez başka bir soru soruyor:
Nasıl bir düzen kuruldu ki birbirinden bu kadar farklı alanlarda aynı ilişki biçimleri tekrar tekrar karşımıza çıkıyor?
Çünkü mesele artık birkaç kişinin ne yaptığı meselesini çoktan aştı.
Mesele, çürümenin nasıl bu kadar normalleşebildiği.
“Yerli ve millî” vitrinin arkasında
Yıllarca bu ülkeye bir ahlak hikâyesi anlatıldı.
Yerli ve millî,
Faize karşı olacaklardı,
Yolsuzlukla mücadele edeceklerdi.
Eski Türkiye’nin kirli düzenini tasfiye edip,
Milletin parasını millete vereceklerdi.
Sonra yıllar geçti. Hamaset bitti, gerçekler ortalığa saçıldı. Her yerden Asım’ın nesli fışkırıyor.
Ve bugün karşımızdaki tabloya bakıyoruz.
Bir zamanların iktidara yakın ekran yüzleri ve gazetecileri, bambaşka soruşturmaların ve iddiaların konusu hâline geliyor.
Rasim Ozan Kütahyalı, Mayıs 2026’da yasa dışı bahis, nitelikli dolandırıcılık, rüşvet ve kara para aklama suçlarına yönelik soruşturma kapsamında tutuklandı. Elbette hakkında kesinleşmiş bir mahkûmiyet hükmü bulunmadıkça suçluluğundan söz edilemez; ama yıllarca siyasal iktidarın en hararetli savunucularından biri olarak ekranlarda bulunan bir ismin bugün böyle bir dosyanın sanığı olması başlı başına üzerinde durulması gereken bir tablo.
Cem Küçük hakkında yürütülen soruşturmada ise şantaj ve maddi menfaat iddiaları gündeme geldi; soruşturma kapsamında başka kişiler hakkında da işlemler yapıldı. Dosyadaki iddiaların doğruluğuna elbette mahkemeler karar verecek. Fakat kamuoyu açısından sorulması gereken soru değişmiyor: Gazetecilik ile güç sahipleri arasındaki sınırlar neden bu kadar bulanıklaştı?
Mehmet Akif Ersoy, uyuşturucu soruşturması kapsamında Aralık 2025’te tutuklandı. Kendisi başlangıçta suçlamaları reddetti. Dolayısıyla burada da hükmü yargı verecek. Ama bir medya kurumunun genel yayın yönetmeninin böylesine ağır iddiaların merkezine gelmiş olması, yalnızca kişisel bir hikâye olarak geçiştirilebilir mi?
Veyis Ateş’in hikâyesi ise daha eski.
Sezgin Baran Korkmaz’dan 10 milyon avro talep ettiği iddiası yıllarca tartışıldı. Ateş bunu reddetti. Ancak mesele sonunda iddianameye kadar gitti ve hakkında nüfuz ticareti suçlamasıyla dava açıldı. Ardından Aralık 2025’te başka bir uyuşturucu soruşturması kapsamında tutuklandı. Bunların her biri ayrı hukuki süreçler ve elbette masumiyet karinesi geçerli. Ama siyasi ve toplumsal açıdan ortaya çıkan fotoğrafı görmezden gelmek de mümkün değil.
Çünkü bunlar dün bu ülkeye yalnızca haber anlatan insanlar değildi.
Bir kısmı aynı zamanda iktidarın hikâyesini anlatıyordu.
Kimin vatansever, kimin hain olduğuna karar veren; kimin makbul vatandaş, kimin sakıncalı olduğunu ekranlardan ilan eden; başkalarına ahlak, milliyetçilik ve devlet dersi veren bir medya düzeninin önemli yüzleriydiler.
Bugün mesele onların kişisel hayatlarını didiklemek değildir.
Asıl mesele şudur:
Bu insanlar hangi siyasal ve ekonomik ekosistemin içerisinde yükseldiler?
Şimdi sıra fonlarda
Tam bunları konuşurken bu kez yatırım fonları patladı.
Üstelik mesele birkaç küçük yatırım şirketinden ibaret görünmüyor.
Eylül 2026 itibarıyla ortaya çıkan tabloda 131 yatırım fonunun tasfiyesi gündemde. Haberlerde yaklaşık 300 bin yatırımcıya ait 500 bin hesapta yaklaşık 17 milyar dolarlık varlıktan söz ediliyor. Bazı uluslararası kaynakların aktardığı rakamlar ise 353 binden fazla yatırımcı ve 18 milyar doların üzerinde fon büyüklüğüne işaret ediyor.
İddia edilen mekanizma da ibretlik:
Likiditesi düşük hisseler fonlar üzerinden yoğun biçimde alınıyor, fiyatlar yükseliyor, yükselen fiyatlar fon performansını parlatıyor, yüksek getiri gören yeni yatırımcı sisteme giriyor ve yeni para geldikçe çark dönmeye devam ediyor.
Ta ki dönmeyene kadar.
Uluslararası basında bu yapı “Ponzi benzeri” olarak tarif ediliyor. Krizin ardından bazı fonlarda işlemler durduruldu, yöneticiler hakkında adli işlemler başladı ve kamu otoriteleri sistemi stabilize etmek için devreye girdi.
İşte tam burada Türkiye’nin asıl meselesi başlıyor.
Çünkü böylesine büyük bir yapı bir gecede kurulmaz.
Bir gecede yüz binlerce hesap açılmaz.
Bir gecede milyarlarca dolarlık büyüklüğe ulaşılmaz.
Bir gecede bazı hisselerde astronomik değerlemeler oluşmaz.
O hâlde sorulması gereken soru yalnızca:
“Kim yaptı?” değildir.
Daha önemlisi:
“Bütün bunlar olurken denetlemekle görevli kurumlar ne yapıyordu?”
Zarar özel, kurtarma kamusal mı?
Türkiye bu filmi daha önce defalarca izledi.
Kazanç varken kazanç özeldir.
Şirketler büyürken başarı girişimcinindir.
Servetler yapılırken “başarı hikâyesi” anlatılır.
Ama sistem çöktüğünde birdenbire mesele “finansal istikrar” olur.
Ve devlet devreye girer.
Yani toplum.
Çünkü devletin parası diye ayrı bir para yoktur.
O para vergidir.
Emeklinin KDV’sidir.
Asgari ücretlinin ÖTV’sidir.
Çocuğuna beslenme koymaya çalışan annenin markette ödediği vergidir.
Dolayısıyla bugün sorulması gereken en önemli sorulardan biri şudur:
Bu düzenin maliyeti sonunda kimin sırtına yüklenecek?
Eğer yıllarca olağanüstü kazanç sağlayanlar kazançlarını ceplerinde tutacak, işler tersine döndüğünde zarar kamusallaştırılacaksa bunun adı serbest piyasa değildir.
Bu, kazancın özelleştirildiği, zararın toplumsallaştırıldığı bir düzendir.
Asıl skandal birkaç “çürük elma” değil
İktidarın önündeki en kolay yol bellidir.
Birkaç kişiyi gözden çıkarmak.
Birkaç tutuklama.
Birkaç şirket yöneticisi.
Birkaç gazeteci.
Sonra topluma dönüp:
“Bakın, devlet gereğini yaptı.”
demek.
Oysa mesele birkaç çürük elma meselesi değildir.
Mesele sepetin kendisidir.
Çünkü bir ülkede siyaset, sermaye, medya ve bürokrasinin arasındaki mesafe ortadan kalkarsa denetim de ortadan kalkar.
Gazeteci siyasetçinin propagandistine,
iş insanı siyasi ilişkinin müşterisine,
bürokrat liyakatin değil sadakatin temsilcisine,
kamu kurumu da bağımsız denetçinin değil siyasi iradenin aparatına dönüşürse sonuç kaçınılmazdır.
Önce kurumlar çürür.
Sonra kurallar.
Sonra ahlak.
En sonunda ekonomi.
Ve bir gün lağım patlar.
“Asım’ın nesli diyordum ya nesilmiş gerçek…”
Mehmet Âkif’in hayalini kurduğu Asım’ın nesli; ahlaklı, çalışkan, dürüst, vatanını seven, kul hakkından korkan bir nesildi.
Yıllarca muhafazakâr siyasetin dilinden düşürmediği ideal de buydu.
Peki bugün ortaya çıkan tabloya bakınca insan sormadan edemiyor:
Asım’ın neslinden geriye ne kaldı?
Yerli ve millî nutuklarının arkasından kara para iddiaları çıkıyorsa;
ahlak vaazlarının arkasından uyuşturucu ve fuhuş soruşturmaları geliyorsa;
millet sevgisinin arkasından yüz binlerce küçük yatırımcının parasını tehlikeye atan finansal yapılar çıkıyorsa;
gazetecilik adı altında güç ilişkileri, aracılık ve şantaj iddiaları konuşuluyorsa;
sorun artık kişiler değildir.
Sorun düzendir.
Ve belki de Türkiye’nin bugün yaşadığı şey ekonomik krizden daha ağırdır:
Bir ahlak ve kurum krizidir.
Çünkü ekonomi düzelir.
Borsa yeniden yükselir.
Fonlar tasfiye edilir.
Şirketler kapanır, yenileri kurulur.
Para bir şekilde yeniden kazanılır.
Ama bir toplum adalet duygusunu kaybederse onu yerine koymak çok daha zordur.
İnsanlar çalışarak değil ilişki kurarak zengin olunacağına;
hukukun herkese değil yalnızca güçsüzlere uygulanacağına;
iktidara yakınsan kapıların açılacağına;
işler ters giderse de faturanın nasıl olsa halka çıkarılacağına inanmaya başladığında asıl çöküş başlamış demektir.
Bugün ortalığa saçılanlara bu yüzden yalnızca bir “fon skandalı”, bir “uyuşturucu soruşturması” ya da bir “medya skandalı” diye bakmamak gerekiyor.
Bunların her biri ayrı dosya olabilir.
Ama hepsinin arkasından yükselen soru aynıdır:
Türkiye’de kurumları kim çürüttü?
Ve daha önemlisi:
Bu çürümenin hesabını kim ödeyecek?
Cevabın yine emekli, işçi, öğrenci, küçük esnaf ve çocuğunu geçindirmeye çalışan milyonlar olmaması için önce bu soruyu sormaktan korkmamak gerekiyor.
Çünkü mesele artık lağımın patlaması değil.
Mesele, yıllardır o lağımın üzerine saray inşa edip halka onu başarı diye anlatmalarıdır.