More

    Yeni Anayasa mı, Çiğnenen Mevcut Anayasa mı?

    Türkiye’de bir kez daha “yeni anayasa” konuşuluyor. Ancak bu tartışmayı yalnızca hukuk tekniğine, maddelerin sırasına ya da metnin yaşına indirmek, asıl meseleyi perdelemek olur. Çünkü sorun bir metnin eskimesinden çok daha derinde yatıyor: Sorun, siyasal iktidarın anayasal sınırları sistematik biçimde aşındırdığı bir rejim pratiğidir.

    Bugün yürütme gücünün merkezileşmesi, Meclis’in etkisizleşmesi ve yargının siyasal çekişmelerin içine çekilmesi, bir “uygulama sorunu” olmaktan çıkmış; devlet aygıtının karakterine ilişkin yapısal bir krize dönüşmüştür. Bu krizin merkezinde Cumhurbaşkanlığı makamı ve onu temsil eden Recep Tayyip Erdoğan yer almaktadır. Yeni bir metin vaat edildiği her anda kamuoyunun önüne aynı soru yeniden düşmektedir: Mevcut anayasa siyasal iktidar karşısında fiilen hükümsüzleştirilmişken, yeni bir metin hangi güç ilişkileri içinde yazılacaktır?

    Muhalefetin ve çok sayıda hukukçunun dile getirdiği itiraz tam da burada yoğunlaşır: Mesele yalnızca yeni bir anayasa yapmak değildir. Mesele, yürütme erkini sınırlamayan hiçbir anayasanın gerçek anlamda bağlayıcı olamayacağıdır. Kararnameler yoluyla yönetilen bir devlet yapısı, denetimsiz bırakılmış bir yasama ve siyasal basınç altındaki bir yargı, anayasal düzenin değil; iktidar yoğunlaşmasının göstergesidir.

    2017 sonrası kurulan sistem, karar alma süreçlerini hızlandırma iddiasıyla savunuldu. Oysa pratikte ortaya çıkan tablo, kuvvetler ayrılığının çözülmesi ve siyasal iktidarın tek merkezde toplanmasıdır. Cumhurbaşkanlığı kararnamelerinin kapsamı, bütçe hakkının fiilen yürütmenin kontrolüne geçmesi, yüksek yargı atamalarının sürekli siyasal tartışma konusu olması… Bunların hiçbiri teknik ayrıntılar değildir. Bunlar, rejimin nasıl işlediğine dair yapısal göstergelerdir.

    Özellikle kararname rejimi, anayasal sınırların nasıl esnetildiğini açık biçimde göstermektedir. Temel hakların kanunla düzenlenmesi gerekirken, yürütmenin norm koyucu bir merkez hâline gelmesi, Meclis’i tali bir kuruma dönüştürmektedir. Yasama zayıfladıkça, anayasanın öngördüğü denge–denetleme sistemi çökmekte; siyasal sistem kişiselleşmiş iktidar ilişkilerine göre yeniden biçimlenmektedir.

    Yargı alanında yaşanan tartışmalar da bu dönüşümün ayrılmaz parçasıdır. Hâkim ve savcıların kurumsal güvenceleri, üst yargı organlarının yapısı ve kararların uygulanmasına ilişkin krizler, hukuk devletinin yalnızca metinlerde kaldığı yönündeki kaygıları derinleştirmektedir. Yargının siyasal iktidar karşısında bağımsız bir denetim odağı olmaktan çıkması, anayasal düzenin çözülmesi anlamına gelir.

    Cumhurbaşkanlığı makamının siyasal partiyle iç içe geçmiş konumu ise bu sürecin simgesel ve pratik merkezlerinden biridir. Devletin bütününü temsil eden bir makamın, sert bir siyasal mücadele içinde taraf olarak konumlanması; bürokrasiden yargıya, kamusal kaynakların kullanımından siyasal rekabete kadar her alanda güç yoğunlaşmasını pekiştirmektedir. Bu

    tablo, anayasanın yalnızca ihlal edildiği değil, iktidar mimarisinin yeniden kurulduğu bir döneme işaret eder.

    CUMHURİYETÇİ VE KAMUCU BİR KOPUŞ PERSPEKTİFİ

    Cumhuriyetçi–kamucu siyasal gelenekte anayasa, yalnızca bireysel hakları güvence altına alan bir metin değil; halk egemenliğini kuran, iktidarı parçalayarak denetime açan ve kamusal alanı koruyan siyasal bir çerçevedir. Bu bakış açısından sorun, yürütmenin ne kadar hızlı karar aldığı değildir. Sorun, kararların kim adına alındığı ve halkın bu kararlar üzerinde gerçek bir denetim gücüne sahip olup olmadığıdır.

    Sosyal hukuk devleti, yalnızca yardım mekanizmalarından ibaret değildir; kamusal kaynakların kullanımından ekonomik gücün sınırlandırılmasına, idarenin hesap vermesinden yurttaşın siyasal sürece katılımına kadar uzanan yapısal bir denetim rejimidir. Eğer anayasa bu işlevleri yerine getiremiyorsa, mesele teknik reformlarla çözülemez.

    Kamucu–cumhuriyetçi perspektif tam da bu nedenle yeni anayasa tartışmasını, kurucu bir siyasal dönüşüm sorusu olarak ele alır. Devlet aygıtının merkezileşmesine karşı kamusal egemenliğin yeniden tesis edilmesi; Meclis’in gerçek bir güç odağı hâline getirilmesi; yargının siyasal etkilerden arındırılması; sosyal hakların anayasal güvenceye bağlanması… Bunlar birer düzeltme değil, düzenin karakterine dair müdahalelerdir.

    Bu nedenle tartışma kaçınılmaz biçimde şu noktaya varır: Yazılacak olan yeni metin mi belirleyici olacaktır, yoksa onu yazacak ve uygulayacak siyasal güç ilişkilerinin köklü biçimde değişmesi mi?

    YENİ METİN, AYNI DÜZEN Mİ?

    Türkiye’de yeni anayasa tartışmaları artık maddelerin diliyle sınırlı bir hukuk faaliyeti değildir. Bu tartışma, iktidarın kimde toplandığına, halkın bu iktidar üzerinde ne ölçüde söz sahibi olduğuna ve devlet aygıtının kimin çıkarına işlediğine dair siyasal bir hesaplaşmadır.

    Yeni bir metin, tek başına kuvvetler ayrılığını garanti etmez. Yeni bir anayasa, tek başına hukuk devletini kurmaz. Yeni bir anayasa, iktidar ilişkilerini kendiliğinden dönüştürmez.

    Eğer yürürlükteki anayasa siyasal iktidar karşısında etkisizleşmişse; eğer denge–denetleme mekanizmaları fiilen çökmüşse; eğer yargı kararları siyasal polemik konusu hâline gelmişse…

    O zaman soru artık teknik değil, politiktir:

    Yeni anayasa gerçekten kurucu bir demokratik kopuş mu yaratacaktır — yoksa mevcut düzenin yeni bir metinle tahkim edilmesinden mi ibaret kalacaktır?

    Çünkü mesele yalnızca anayasa yazmak değildir. Mesele, halk egemenliğinin yeniden kurulması; kamusal gücün parçalanması; yürütmenin

    sınırlandırılması; yargının özgürleştirilmesi ve Meclis’in gerçek bir siyasal merkez hâline getirilmesidir.

    Aksi hâlde yeni bir anayasa, bir başlangıç olmaktan çok, eski iktidar ilişkilerinin daha kalın bir kapakla yeniden paketlenmesi olarak tarihe geçecektir.

    Fiat iustitia, ruat caelum.

    Yazarın Son Yazıları

    Yazılar

    Yazılar