More

    TRENDEN İNMEYEN MUHALEFETİN AÇMAZI

    Türkiye siyaseti bu hafta, meclis komisyonunun İmralı’ya bir heyet gönderip göndermeyeceğine kilitlendi. Devlet Bahçeli kimse gitmezse yanına üç beş kişi alıp kendi başına gideceğini söylüyor. Doğu Perinçek bu açıklamayı “işte devrimci tutum” diye alkışlıyor. DEM Parti doğal olarak ve başından beri bu görüşmenin yapılmasında ısrarcı. CHP komisyon toplantısından önceki gün konuyu ele alıp kararını açıklayacak. AKP ise İmralı seferine karşı çıkan önemli bir kuvvet olmamasından güç alarak bu gündemi daha sessizce ve bir adım geriden takip ediyor. Komisyonda yer alan Deva, Gelecek gibi partilerin zaten bir şey söylemesine gerek yok.

    İmralı sözkonusu olduğunda Meclis’teki manzara; İYİP hariç ve maalesef DEM kontenjanından meclise girdikleri için ciddi konularda söz hakkı bulunmayan TİP, EMEP gibi partiler dahil, “sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kütle” görünümündedir. Ama bu yazının konusu meclisin genel manzarası değil özel olarak CHP’dir.

    Neden CHP’yi tartışıyoruz? Çünkü iktidar, halka ve memlekete neye mal olursa olsun iktidarını sürdürmek için kendisi dışında bir seçenek bırakmamaya, bu uğurda ne kadar gayrıhukuki ve gayrıahlaki olursa olsun her yolu kullanmaya karar vermiştir. Dahası buna mecburdur. Bu mecburiyet iktidarı, Beyaz Saray’dan “meşruiyet” dilenir hale getirmiş, bu iktidarın rakiplerine karşı yürüteceği operasyonlara rıza almak için Boeing ve Amerikan gazı gibi rüşvetler de dahil olmak üzere her şeyi vermeye hazır olduğunu göstermiştir. Karşılığında yakın gelecekte kendisi için bir risk olarak değerlendirdiği CHP’ye mümkün görünen tüm araçlarla operasyon düzenleme izni almıştır.

    Neden CHP’yi tartışıyoruz? CHP, kendi önderliğinin ‘normalleşme’ iradesine ve iktidarın barışçı/olağan yollarla el değiştirebileceğine inanmasına rağmen Ergenekonvari operasyonların hedefi haline gelmiş, hem yerel yönetimler düzeyinde hem de merkezi olarak iktidarın saldırılarına uğramıştır. Doğal olarak iktidara karşı olan toplum kesimleri, en başta ülkenin devrimci cumhuriyetçi birikimi ve geleceğini isteyen geniş gençlik kitlelerinin mücadelesi ile CHP yakınlaşmıştır. Dolayısıyla CHP’ye ilişkin tartışma, iktidara karşı mücadelenin bir alt başlığıdır.

    Neden CHP’yi tartışıyoruz? Çünkü 14 Kasım’da Karar gazetesi yazarlarıyla buluşan Özgür Özel şöyle söyledi, “İmralı’ya gidip gitmeyeceğimize karar vermek için AK Parti’nin İmralı kararını bekliyorum. Benim AK Parti siyasetinde en konforlu bulduğum ve en itiraz ettiğim alan şu: Oslo görüşmelerini devlete yaptırıp duble yolları kendileri yapıyor.”

    Herhalde günümüz CHP’sinin siyasal tarzını bundan daha iyi ortaya koyan bir söz söylenemezdi. Özgür Özel’in şahsında somutlanan CHP muhalefetinin temel sorunu, kimsenin huzurunu kaçırmadan iktidarla sürekli tartışma içinde olmayı bir muhalefet sayması ve halkı da bu sınırlara ikna etmeye çalışmasıdır. Zülal Kalkandelen’in haklı olarak anımsattığı gibi, daha 3 ay önce “ne işimiz var İmralı’da” diye konuşan Özgür Özel bugün itirazını AKP’nin “delikanlı gibi” çıkıp süreci sahiplenmemesi ile sınırlandırıyor. Özgür Özel ya İmralı’da ne işleri olduğunu şimdi fark etmiş ya da önceki turda İmralı’ya tek başlarına gitmek zorunda kalacaklarını düşünmüş olmalıdır.

    Diyelim ki batıya doğru giden bir trendesiniz, aksi yöne ne kadar bağırarak koşarsanız koşun varacağınız yer trenin son vagonudur ve bu çabanızın trenin istikameti üzerinde hiçbir etkisi olmaz. Evet CHP sürekli AKP ile bazı tartışmalar yapıyor ama tüm bu tartışmalar ne kadar şiddetli olursa olsun aynı trenin (siyasal sistemin) içinde yapılıyor. AKP’nin öne çıkardığı her başlığa itiraz eden CHP, AKP el yükselttikçe bir önceki dönem karşı çıktığı siyasetlerle AKP’nin güncel siyasetlerine muhalefet etmeye çalışıyor. Nasıl duracağı belli olmayan ve tam gaz ilerleyen trenin içinde geri adım atmaktan başka bir seçenek bulunmadığını var sayıyor.

    CHP İstanbul’da ilçe ve büyükşehir belediyelerine yargı eliyle el konurken, öne çıkan belediye başkanları ve belediye yöneticileri kervanlarla Silivri’ye taşınırken, kurultayları iptal edilir ve il başkanlıklarına kayyum atanırken, genel merkezleri “mutlak butlan” tehdidi altında iken ve şimdi fail Akın Gürlek bile olsa sonuçta bir savcı tarafından kapatılma çağrısına konu edilirken trenden inmemeye yemin ettiğine Karar gazetesindekileri ikna etmeye çalışıyor. Sadece kendi inmese yine iyi, aynı zamanda 19 Mart sonrasında tekrar meydanlarda gördüğümüz toplumsal birikime o trende bir vagon teklif ediyor.

    Akif Beki, Tayyip Erdoğan’ın eski basın danışmanıdır, Özgür Özel’i “zihni berrak ve zinde” olarak niteliyor, önünde bir iktidar fırsatı olduğunu düşünüyor. Yıldıray Oğur, Genç Siviller’in kurucularından biridir ve Taraf gazetesinin eski yazı işleri müdürüdür. Özgür Özel’i “AK Parti üzerine doktora yapmış bir CHP lideri” olarak selamlıyor ve Tayyip Erdoğan’a karşı doğru aday olduğunu savunuyor. Fehmi Koru, Fehmi Koru’dur. Özgür Özel’in medya çalışmasını yetersiz buluyor ve ona üstü örtülü önerilerde bulunuyor.

    Benzer bir olumlama ve desteğe komisyona katılım sırasında da mazhar olmuştu Özgür Özel. Örneğin yukarıda anılanlardan çok daha gazeteci ve teknik olarak tarafsız olan Murat Yetkin komisyona katılarak CHP’nin siyasal sistemin dışında kalmaktan kurtulduğunu ve bunun olumlu olduğunu savunmuştu. Halbuki o katılım CHP’nin değil o komisyonu kuranların ihtiyacı idi. Çeşitli oylama yöntemleri ve ortak onay olmadan karar alınmaması gibi biçimsel itirazları savuşturulduktan sonra CHP komisyona katıldı ve yaylım ateş altında iken iktidara beyaz bayrak salladı. Ne olurdu katılmasa idi? Kurultayı mı iptal edilirdi. Belediyeleri mi basılırdı? Hükümetle pek çok iş yapmış Tuncay Güney kılıklı bir itirafçı üzerinden casuslukla mı suçlanırdı? İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı tarafından kapatılmakta mı tehdit edilirdi? Hadi bunları geçelim, her fırsatta Erdoğan’ı başkan yaptırmamak gibi bir dertleri olmadığını dile getiren ve sözcülerinin resepsiyonlarda Erdoğan’a aşkla baktığı fotoğrafları her gazetede yer alan DEM Parti’nin AKP ile izdivaçına mı yol açardı? Bu iktidar için, trenden inmeyeceği bilinen bir CHP’den daha kolay bir siyasal hedef yoktur.

    CHP’yi neden tartışıyoruz? Çünkü CHP’nin uzlaşmacı, teslimiyetçi çizgisi bırakalım halkı ve ülkeyi, kendisini bile AKP’ye karşı savunmasız duruma düşürmektedir. AKP çevresinin ve aygıtlarının CHP eleştirisi ile bizim eleştirimiz arasındaki fark, bizim CHP’yi AKP ile hakkıyla mücadele etmek istediğimiz için eleştirmemizdir.

    Hakkını mı yiyoruz CHP’nin? Tarihinin en ağır saldırısı altında bulunan, belediye başkanları ve pek çok yerel yöneticisi cezaevine atılmış, haftanın iki günü ülkenin bir yerlerinde mitingler yapan, kayyum tehdidini savuşturduktan hemen sonra kapatılma tehdidine maruz kalan, kendilerini ifade etme olanağı buldukları sınırlı sayıdaki medya organının RTÜK cezalarıyla habire kapandığı, yetmezmiş gibi casusluk iddiasıyla yöneticilerinin tutuklandığı sırada CHP’yi tartışmak yapılacak iş midir? Evet, aslında tam da bu anda, iktidar saldırılarının pek çok sol sosyalist çevrenin CHP’yi olduğundan daha olumlu bir güç olarak görmesine ve onun sınırlarının ve sorunlarının göz ardı edilmesine yol açtığı anda, uyanıklığımızı korumak ve temennilerimizi tahlil yerine koyup gerçekçilikten kopmamak için zorunludur.

    Elbette hiçbir tartışma, kusurları ne kadar olursa olsun bugün CHP’nin karşısına geçilecek bir kuvvet olduğu anlamına gelmez. Adına ne dersek diyelim, memleketin başındaki bela AKP rejimidir. Bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit etmişlerdir. Beyaz Saray’a kadar taşıdıkları iç kavgaları ile Türkiye’yi taviz koparılabilir, teslim alınabilir, gündelik hesaplarla daldan dala atlayan bir ülkeye çevirmiş ve ulusal güvenliğin bütün kırmızı çizgilerini berhava etmişlerdir. Yeraltı yerüstü tüm ulusal zenginlikleri (elbette bir komisyon karşılığı) uluslararası sermayeye peşkeş çekmiş ve muazzam bir yağma ve hukuksuzluk rejimi yaratmışlardır. Mesele bu iktidara karşı mücadele etmektir. Ama mesele bu yağma rejimine yeni bir sahip bulmak değildir.

    CHP “faşizme karşı mücadele” ederken biz ayağına mı dolanıyoruz? 19 Mart sonrasındaki kitle hareketini çıkarın denklemden, ne kalıyor geriye CHP muhalefetinden? Meclisteki direniş resepsiyona katılmamak ve nöbet savar gibi çeşitli komisyonlarda iktidar sözcüleri ile dalaşmaktan ibarettir. Öte yandan gerçek bir kitle dinamiğine dayanmadığı için sürdürülen açıkhava toplantıları, seçim mitinglerine ve İmamoğlu ile selamlaşma ritüeline dönüşmüştür. Bu muydu Mart-Nisan aylarında iktidarı ne yapacağını bilemez hale getiren?

    Faşizmle kim mücadele ediyor? Kesin olarak NATO Parlamenter Asamblesinde CIA raportörü gibi İran raporu yazan Utku Çakırözer değil. AKP’ye diplomatik teamül ve emperyalistlerle iş yapma usülünü öğreten Namık Tan da değil. Pekala AKP sıralarından çözüm süreci için görevlendirilebilecek olan Sezgin Tanrıkulu da değil.

    CHP’yi eleştireyim derken cumhuriyetçi tabandan kopmamak gerekir. Bugün kendini bir dizi zorunlulukla ancak CHP aracılığıyla ifade eden bu birikim, ülkenin geleceğinin en önemli güvencelerinden biridir. Ancak AKP ile mücadele edeceğim derken CHP’ye kefil olmamak da devrimci ve bağımsız siyasetin zorunlu şartıdır. 19 Mart sonrasında CHP halkı meydanlara çağırmadı. Halk CHP’yi meydanlara zorla çıkardı. Üniversiteliler kendi inisiyatifleri ile çıktılar kampüslerden, “kahrolsun istibdat yaşasın hürriyet” sloganını onlar taşıdı alanlara. Yozgat’ta köylüler ihale işlerine kim bakacak bundan sonra diye yığılmadılar meydana. Derdimiz onlarladır. Umudumuz da onlardadır.

    Yazılar

    Yazılar