Hızır, gökten inmiş bir “ermiş” değil. O, toprağın hafızasıdır. İnsanlığın avcılıktan yerleşik yaşama, yani toprağa bağlandığı tarihsel eşikte doğmuştur. Çünkü tarım yalnızca ekin biçmek değil; doğayla birlikte yaşamaktır. Bu nedenle Hızır; “yeşil”in ve yaşamın temsilcisidir.
Anadolu ve Mezopotamya’da tarım, insanı yağmura, mevsime bağımlı kıldı. Bu bağımlılık doğayı kutsallaştırdı. Hızır tam da bu noktada ortaya çıktı; Yeşerten, canlandıran, bolluk ve bereket doğurtan bir figür olarak. Kıştan sonra bahar, kuraklıktan sonra su, ölümden sonra yaşam… Bunların tümü Hızır’da somutlaştı.
Hızır inancı bireysel bir kurtuluş öğretisi değildir. Kimse Hızır’dan yalnız kendisi için dilekte bulunmaz. Hıdır-İlyas ateşi birlikte yakılır, kazan birlikte kaynar, dilekler birlikte tutulur. Bu, insanlığın ilk komünal yaşamın bugüne taşınmış izidir. Paylaşımın, ortak üretimin ve “hep birlikte var olma” özüdür. Kısaca dayanışma kültürüdür.
Mezopotamya’nın bereket tanrıları ile Anadolu’nun toprak ve su kültleri, zamanla Hızır ve İlyas anlatılarında buluşmuştur. Ancak öz değişmemiştir; Hızır hâlâ yeşilin, İlyas hâlâ suyun simgesidir; birlikte yaşamı temsil ederler. Üretim tarzları dönüşmüş, dinler değişmiş ve Hızır inancı İslami anlatılarla birleşmiş olsa da, mazlumdan yana bir figür olarak, doğanın doğurganlığına ve toprağın bilgisine dair hafızasını terk etmemiştir. (Yetiş imdadıma Bozatlı Hızır…)
Bu nedenle Hızır’ı yalnızca dinsel bir figür olarak okumak eksiktir. O, tarım toplumunun kollektif bilincidir. Engels’in işaret ettiği gibi, insanın doğayla kurduğu ilişki, düşünce dünyasını da belirler. Hızır inancı, sınıfsız ve paylaşımcı bir dünyanın hafızası olarak bugün hâlâ yaşamaktadır; sömürüsüz, kardeşçe bir yaşam özlemini taşır.
Cemrelerin düşmesiyle havanın ısınması, kışın sonunun habercisidir. Bu dönemde topluluklar, kalan son ürünlerini idareli kullanmak için bir süre bilinçli olarak kısıta giderler (Hızır oruç geleneği). Son ürünler “kavut” yapılarak birlikte yenir; paylaşım, dayanışma ve kolektif varoluş yeniden üretilir.
Sınıflı toplumun gelişimiyle birlikte kurban ritüeli, doğadan ve paylaşım ilkesinden koparılarak bir sömürü aracına dönüştürülmüştür. Oysa kurban, özünde “vermektir”. Alevi topluluklarında kurban, bir hayvan katliamı değil; doğayla rızaya dayalı ilişkinin ifadesidir. Rızasız avlanan avcı dahi dışlanır; esas olan kansız kurbandır. Bu nedenle bir aile, yaşamı boyunca ancak bir kez hayvan keser; hayvan özenle büyütülür, helallik alınır, eti saygıyla paylaştırılır, ölüsü ise defnedilir.
Hızır hiçbir zaman saraylara ait olmamıştır. O; köy meydanlarında, tarlalarda, ocak başlarında kalmıştır. Çünkü Hızır, halkın inancıdır; Toprağa tutunanların, birlikte yaşayanların, birlikte üretenlerin ve birlikte paylaşanların inancıdır. Ve bu hafıza, geleceğe taşınmaktadır.
Kaynak
- Friedrich Engels – Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni
- Mircea Eliade – Dinler Tarihine Giriş
- İrene Melikoff – Uyur İdik Uyardılar
- Ahmet Yaşar Ocak – Alevî-Bektaşî İnançlarının İslâm Öncesi Temelleri
- Pir Ali Haydar Buğra – sözlü anlatımlar / Alevi inanç pratiği üzerine
Yazarın Son Yazıları