ABD, bir kez daha uluslararası hukuku paçavraya çevirerek Venezuela’nın meşru devlet başkanını hedef aldı. Bu bir “yanlış”, bir “diplomatik kriz” ya da “güvenlik refleksi” değil; bu, düpedüz haydutluktur. Devlet eliyle yürütülen organize zorbalıktır. Dünya halklarına karşı işlenen süreklileşmiş bir suç pratiğidir.
Washington’un sicili temiz değil, hiç olmadı. Vietnam’da napalm yağdıran, Irak’ta milyonları yalanlarla mezara gönderen, Libya’yı “demokrasi” diyerek kabile cehennemine çeviren, Suriye’de cihatçıları parlatıp sonra “istikrarsızlık”tan şikâyet eden bir imparatorluktan söz ediyoruz. ABD’nin dokunduğu hiçbir coğrafyada barış yeşermedi; sadece kan, yıkım ve enkaz kaldı.
Venezuela’ya yönelen bu saldırganlık da bir istisna değil, kuralın kendisi. Çünkü emperyalizm nefessiz kaldığında saldırganlaşır. Ekonomisi çürürken, toplumsal sözleşmesi dağılırken, içeride yoksulluk ve eşitsizlik patlarken dışarıda düşman yaratmak zorundadır. ABD bugün tam da bu noktadadır. Kendi krizini dünya halklarının kanıyla ödemeye çalışan bir sistemin son çırpınışlarını izliyoruz.
Maduro meselesi, “demokrasi” masalıyla açıklanamaz. ABD’nin demokrasiyle hiçbir zaman derdi olmadı; onun derdi petrol, jeopolitik hâkimiyet ve boyun eğmeyen devletlerdir. Sandıktan kimin çıktığı değil, Washington’un kime izin verdiği önemlidir. Uymayan cezalandırılır. Direnen şeytanlaştırılır. Teslim olmayan hedefe konur.
Ama tarih şunu defalarca gösterdi: Kuduzca sağa sola saldıran imparatorlukların ömrü uzun olmaz. Roma da böyle çöktü, Britanya da. ABD de istisna olmayacak. İçeriden çürüyen hiçbir hegemon, dışarıdaki zorbalıkla ayakta kalamaz. Bombalar gerçeği örtemez. Yaptırımlar çöküşü durduramaz.
Venezuela bugün hedefteyse, yarın başka bir ülke olacak. Çünkü mesele tek tek ülkeler değil; mesele, halkların kendi kaderini tayin etme cüreti göstermesidir. ABD’nin asıl korkusu budur. Kontrol edemediği, hizaya getiremediği her irade onun için tehdittir.
Bu yüzden mesele yalnızca Venezuela meselesi değildir. Bu, emperyalizme karşı insanlık onurunun meselesidir. Ya haydutluğa boyun eğilecek ya da açıkça karşı çıkılacaktır. Tarafsızlık diye bir lüks yoktur; tarafsızlık, zalimin tarafıdır.
ABD bugün hâlâ güçlü görünebilir. Ama güç ile meşruiyet aynı şey değildir. Meşruiyetini yitirmiş her iktidar gibi o da sonunda çökecek. Ve o gün geldiğinde, geriye “özgürlük” nutukları değil; toplu mezarlar, yıkılmış ülkeler ve lanetli bir tarih kalacak.
Haydut Coni’nin hikâyesi budur. Ve bu hikâye, sanıldığı kadar mutlu bitmeyecek.
Yazarın Son Yazıları
- HAYDUT CONİ
- FISILDAYAN GÜRÜLTÜ
- BİR İTİRAFIN ARDINDAN: 1919’DA ENGELLENEN PLANLARIN BUGÜNKÜ DEVAMI
- KARANLIĞI DERİNLEŞTİREN KAYYIM: HUKUKUN İNFAZI
- GLADYONUN KİRLİ ELİ: ÜLKÜCÜLER
- Devrimin Bıçkın Delikanlısı: Kamil Dede
- Çöken Sadece Adalet mi?
- Kardeşlik Maskesi Altında Yeni Devlet Tasarımı
- Namus İşçisi: Nihat Genç
- Ceylan Derili Muhalefet Koltukları
