Bilincin Dilsel Yetisi ile Nesnelliğin Nesnesi
Hegel konzeptine göre bilinç soyut ve transandantal bilincin bir tezahürü olarak nesnellik arayan bir duruma tekabül eder. Nesne ile var ola gelen anlam bütününe göre dil bir yetkinlik arayışı içinde insanla birlikte var olur. Kant’a göre anlamsal bütünlük veya saf anlamın kendisi köksel bilginin nihayetinden oluşan esaslı özelliğin sonucu olarak aklın devreye girdiğini ve bilgi, zorunluluk arz ediyorsa ki bu bir bilginin farklı çeşitliliğine makul olanın kendisi olarak ruhun donuk halinin bir ögesi biçiminde bir birlik oluşturur. Saf sentezin bir esası olarak aklın çözemediği problemin oluşturduğu diyalektik durumun farklılığını görülmez kılan, aklın/anlık algısının sentezleme sürecinde yaşadığını bu ve diğeri ile olan bağın konumlandırılamaması sonucu, saf aklın/anlığın eleştirisinin önsel çalışmalarını zorunlu hale getirdiğini düşünebiliriz.
Fenomenolojiden ortaya konulan akıl meselesi algının kökeninde yatan ve dilsel bilincin sonucu olarak bilginin çifte kökeninden gelen insanın sonlu halinde gelen esaslı özelliğinden kaynaklı olarak görebiliriz. Bilginin sonlu olan varlık’tan ötürü bir bölünme yaşaması aklın ikiye bölünmesi olan bir bakışın fikri hali ile düşünsel aklın/anlığın aynı anda var olması, ikilemli ama aynı zamanda var oluş halinin bu kompleks içinde sentezleme sürecini koşullandırması sonucu, sonluluğun bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Hegel’ de sözü edilen fenomenin kendisi bir problematiğin problemi olarak çift kökenli fenomenin koşutu olarak kendini gösterir. Bu fenomen/görüngü, dil ve dilin algı ve fikir süreçlerinde oluşan sentezin bilinemez yönlerini tayin ederken, bilinç her vakit en saf halini de sunamayabilir. İnsan bilinci aklın/anlık-düşünsel yanı ile ve fikrin algısal özelliğinden gelen ambivalans/ikilem, transın içine girdiğinde bir körlük yaşayabilir. Bu kör bilinç insanın dilsel yetisinde ve yetkinliğinde esaslı bir fenomen olarak dünyevi verilerin dışına çıkarak aşkınsal/transandental alanın içinde ve kendi içimde yeni bir dil olgusu ile karşı karşıya gelebilir.
Hegel, Kant’ın da vurguladığı gibi dili, bir tasarımın/hayal gücünün imgeleme yetisine bağlı olarak anladı ve Hegel, dili veya aklı/anlıkı bir metafiziksel olgu olarak görmedi. Dolaysıyla Hegel felsefesini tersine çevirmek gibi bir çabanın beyhude bir tutum olacağını da söyleyebilirim. Gayet açık ki, Hegel felsefesi anlamsallıktan türemedi. Kabul edilenin, aslında gerçekçiliğin duyusal kesinliğini oluşturan diyalektik sonucu elde eder ve bu gerçekliğin evrimi gibi sürecin sonunda ortaya çıkar.
Gerçeklik kendisini belirleyen aklın ışığında değerlendirildiğinde ya da yorumlandığında anlaşılabilmesi olasıdır. Bilgi kuramı, metafiziğin problemlerini çözen aklın/anlık’ın kendisini anladığı zaman dünyayı da kavrayabilir. Bildiğinin bilincinde olmak, fenomenolojinin bilincinde olmaktır bir nevi.
Bilinç her şeyi görür, ama bunun farkında değildir. Fenomenolojik durum bu eksik olma halinin koşullarının farkında olabilme yolculuğunda birey, bütüne doğru bir yol alır.
Hegel diyalektiğinin förmüle edildiği klasik söylem şöyle der: Tez –Antitez- Sentez:
Tekil olan tez ve genel olan Antiteze yönelik bir kategorik durum oluşturulduğunda var olan karşıtlıkların bir sentez oluşturmak gibi zorunlulukları yoktur. Ya da sentezi rafa kaldıracak halleri yoktur. Sentez olmak zorunda değildir. Sentezi oluşturan bilinç, insanın veya bireyin vardığı sonuçtur. Bu bazen keyfi olarak yapılan düşünsel eylemdir ve bazen olası olan yeni durumdur aslında.
Sentezi oluşturmak bir nevi transandantal özellikte olan bireyin öznel halidir. O, bir müdahaledir de diyebiliriz. İnsanın oluşturduğu tekil bilincin bir nihayetinde var olan bilincin, biz bilincine dönüşmesi sonucu duyusal bütünlükte var olması olarak elde edilir.
Dil tekil ama aynı zamanda biz bilincinde var olan ortak bilincin hem algısal ve hem de anlaksal olgunun tarifinde olan özellikte var olan tarihsel- kültürel var olmanın en yalın halini oluşturur. Birey oluşturduğu bilince tabidir ancak dile ulaşması bir bilincin varlığı ile söz konusudur.
Bilinç bir üretim ilişkisi gibi işlevsel yanı vardır. Dil bu işlevin özünü oluşturur.
Dilin kuvvetli kullanımı dünyayı anlama ve anlamlı kılmak kadar kuvvetlidir. Dünyayı anlayabilmek dilin seviyesini ve gelişiminin nerde ne kadar olan bilinçle o kadar ilintilidir. Natürel olan bilinç natürel bir dili de üretmiş olur. Birey bu bilincin ve dilin odak noktasındadır. İnsanın sonlu bir varlık olması bilinci ve dili sınırlamaz, tam tersine onun değişimini zorunlu kılar; hem de yeni zorunluluklarla. İkilem ve çelişkinin zorunlu hali bireyin akıl/anlık süzgecinde geçen fenomenolojik etkinliğin bir sonucudur. Dilsel yeti ve veriler aşkınsal/yaratıcılık=transandantal özellikteki insan ile var olur; ancak o, gerçekçiliğin evrimi olan aklı ön koşut olarak öne sürerken metafiziğin problemlerini de ele alır.
Nesnelliğin nesnesi olan bilinç, dilsel yetinin gelişim ve var olması insan varlığının – doğasal bilincinin oluşmasına sebep oluşturur.Bilinç bilinçdışının bir türevidir kısmen. Bilinçdışı olan şey bazen aşkınsal- aşmacı tutumun bir türevidir.
