More

    FISILDAYAN GÜRÜLTÜ

    Son bir aydır Türkiye, kelimenin tam anlamıyla bir gürültüye teslim edilmiş durumda. Sanatçı, gazeteci, televizyoncu, bürokrat, kulüp başkanı, “tanınmış” sıfatı taşıyan kim varsa birer birer sahneye sürülüyor. Çarpık ilişkiler, uyuşturucu iddiaları, kirli bağlantılar… Manşetler yanıyor, ekranlar kaynıyor, sosyal medya bir linç ve ifşa arenasına dönmüş halde. Bu, bir medya bombardımanından ziyade, toplumsal bilincin yönlendirilmesine dair olduğu anlaşılıyor.

    Daha düne kadar iktidarın alkışladığı, omzuna dokunduğu, vitrinine yerleştirdiği bu figürler, bugün bir anda “çürük elma” ilan ediliyor. AKP güdümündeki yargı mekanizması hızla devreye sokuluyor; kelepçeler, gözaltılar, servis edilen görüntüler… Bir tür “ahlak operasyonu” estetiğiyle kamuoyuna sunulan bu tablo, iktidarın yıllardır övündüğü “Asım’ın nesli” anlatısını da yerle bir ediyor. Meğer o idealize edilen nesil, sistemin içinde palazlandırılmış müptezeller ve çürümüş bir güruhtan ibaretmiş. Bu çürümüşlük, münferit bir ahlaki zaaf olarak değil, iktidarın otuz yıllık ideolojik ve toplumsal mühendislik projesinin doğal ve beklenen sonucu olarak ortaya çıkıyor. Düzen, kendi yarattığı canavarın kafasını kesiyormuşcasına bir kahramanlık tiyatrosu sahneliyor.

    Ancak asıl mesele burada başlıyor. Bu gürültü, bu toz duman, bu bitmek bilmeyen skandal bombardımanı bir amaca hizmet ediyor: Malumu görünmez kılmak. Bir stratejik gürültü perdesinin ardında, neredeyse fısıltıyla yürütülen çok daha kritik bir süreç var.

    Perde arkasında, “barış”, “çözüm”, “normalleşme” gibi kulağa hoş gelen kelimelerle ambalajlanan ama özü itibarıyla bir çözülme süreci işliyor. Türkiye, yeniden ve sinsice bir “operasyon masasına” yatırılmış durumda. Üstelik bu kez ameliyat sessiz ama gürültüyle dikkatler başka yere çekiliyor. Neşter, ABD’nin “bölge valisi” Tom Barrack’ın elinde, narkoz ise AKP medyası ve güdümlü yargıdan. Bu, bir “post-modern pazarlık” değil; egemenliğin pazarlığa açıldığı bir tasfiye sürecidir.

    AKP–MHP–DEM hattında, İmralı merkezli olarak yürütülen bu yeni süreç, topluma açık, şeffaf ve meşru bir siyasal tartışmanın konusu yapılmıyor. Ne Meclis var işin içinde, ne toplumsal mutabakat, ne de açık bir yol haritası. Her şey kapalı kapılar ardında, sızdırılmış bilgilerle, kontrollü manşetlerle ilerliyor. Kamuoyu ise ya skandallarla sersemletiliyor ya da “barış karşıtı olmak”la suçlanma korkusuyla suskunluğa itiliyor. Bu, demokratik iradenin en temel ilkesi olan açıklık ve katılımın reddidir. Bir ülkenin kaderi, kayıt dışı görüşmeler ve sosyal medya sızıntıları üzerinden şekillendiriliyor.

    Bu bir tesadüf değil. Tarihsel olarak bakıldığında, büyük siyasal kırılmaların, rejim değişikliklerinin ya da ülkenin geleceğini ilgilendiren kritik hamlelerin hemen öncesinde toplum hep benzer yöntemlerle oyalandı. Distraksiyon (dikkat dağıtma), iktidarın en kadim silahlarından biridir. Bugün de olan tam olarak bu: İfşaatlarla narkozlanan bir toplum, farkına varmadan başka bir masada alınan kararlara razı hale getiriliyor. Bu, “rıza üretiminin” en karanlık ve en etkili biçimidir: Dikkati, asıl meseleden uzaklaştırarak onayın sessizce verilmesini sağlamak.

    Oysa gerçek bir barış süreci, toplumdan kaçırılarak yürütülmez. Gerçek barış, gürültüyle değil, cesaretle; kapalı kapılarla değil, açık yüreklilikle inşa edilir. Bugün sunulan şey barış değil; iktidarın kendi bekasını uzatmak için girdiği yeni bir pazarlık turudur. Bu pazarlığın dili “ulusal birlik” değil, “ülkeyi bölüşme”dir. Hedef, Lozan’la kurulan siyasi ve hukuki çerçevenin tasfiyesidir. “Yeni anayasa” söylemi, bu tasfiyenin hukuki zemine hazırlıktır.

    Daha da vahimi, bu sürecin taşıyıcılığını yapan siyasal aklın, dün her türlü milliyetçi söylemi köpürten, her muhalif sesi “terörle” yaftalayan bir blok olmasıdır. Dün “beka” diye bağıranlar, bugün aynı bekanın hangi şartlarda masaya sürüldüğünü açıklamak zorundadır. Sessizlikleri, niyetlerini ele veriyor. Bu, bir iktidar bloğunun ideolojik iflasından daha fazlasıdır; bu, iktidarın bekasının, devletin kendisinden daha önemli hale geldiği bir ihanet mantığıdır.

    Gürültüye getirilen şey ahlak değil, adalet değil, temizlik hiç değil. Gürültüye getirilen, ülkenin geleceğidir. Ve bu gürültü ne kadar yüksekse, perde arkasındaki hesap o kadar derindir. Bu gürültü, Türkiye’nin egemenlik haklarının, toprak bütünlüğünün ve laik-demokratik cumhuriyet kazanımlarının, akıllarınca, sessiz sedasız tasfiyesini gizlemek için üretilen bir ses bombasıdır.

    Bugün yapılması gereken, skandallara teslim olup gözümüzü ekrandan ayırmamak değil; tam tersine, “Bu gürültü kimin işine yarıyor?” sorusunu sürekli ve yüksek sesle sormaktır. Çünkü mesele birkaç çürük figür değil, çürümüş bir siyasal düzenin ve onun emperyalist bağlantılarının, kendini yeniden pazarlayarak ayakta kalma çabasıdır.

    Gürültü diner. Manşetler değişir. Ama sessizce alınan kararların bedeli, yıllarca bu ülkenin önüne fatura olarak konur. Bu yüzden asıl tehlike, bağıranlar değil; fısıldayarak iş çevirenlerdir. Gürültü perdesini yırtmak, bu fısıltıları duymak ve onları milli iradenin, tam bağımsızlığın ve emekçi halkın çıkarlarının gür sesiyle boğmak bugünün en acil demokratik görevidir. Gerçek temizlik, bu gürültü makinesinin fişini çekmekle başlayacaktır.

    Yazılar

    Yazılar

    spot_img