Serbest piyasa ideologlarının temel tezi, rekabetin geliştirici olduğudur. Onlara göre satıcılar, ürünlerini pazarlayabilmek için fiyatları düşürür, kaliteyi artırır ve bu süreç toplumun yararınadır. Ancak bu iddia yalnızca teoride geçerlidir. Pratikte kapitalistleşme, küçük ve orta ölçekli üreticileri iflasa sürükler ve proleterleştirir. Rekabet, yeni girişimleri teşvik etmekten çok, onları piyasadan silerek süreci büyük sermaye sahipleri arasında oynanan bir oyuna dönüştürür.
Büyük kapitalistler genellikle birbirleriyle yarışmaktan ziyade grup halinde hareket etme ve tröstleşme eğilimindedir. Pazarları bölüşür, fiyatları ortaklaşa belirlerler. Aynı finans sermayesi tarafından fonlandıkları için fiilen iş birliği yaparlar. Bu iş birliği zamanla devletin ekonomik, siyasi ve hukuki yapısını da sermayenin çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye kadar uzanır. Böylece sermaye tekelleşir, yoğunlaşır ve giderek belirli ellerde toplanır.
Tekelleşen sermaye, bir süre sonra ülke sınırlarını aşar; sermaye ihracı zorunlu hale gelir. Tarih boyunca devletler iç piyasalarını gümrük vergileriyle korumaya çalışmışlardır. Eski dönemde emperyalist devletler, savaş ve zor yoluyla kapitülasyonlar dayatarak bu gümrükleri ortadan kaldırırken bugün aynı amacı “yatırım”, “kalkınma”, “iş birliği” ya da “serbest ticaret anlaşması” gibi başlıklar altında gerçekleştirmektedir.
Emperyalist sermaye, yerel firmaların hisselerini satın alır, bölgesel şirketler kurar, “istihdam yaratma” iddiasıyla vergi indirimlerinden yararlanır. Kendi nüfuz alanlarını genişletmek için gümrük birlikleri ve ekonomik bloklar oluşturur. Böylece gümrük duvarlarını fiilen devre dışı bırakır.
Türkiye gibi ülkelerde gerçek rekabet, tam da bu noktada ortaya çıkar. Kendi ülkelerinde zenginleşmiş, devlet gücünü arkasına almış sermayedarlar, nüfuz bölgeleri için birbirleriyle çarpışırlar. Lenin ve Buharin’in tespit ettiği gibi sermaye ihracı, aynı zamanda sermayenin korunması için siyasi, askeri ve diplomatik müdahalelerin önünü açar.
Buharin bu süreci şöyle açıklar:
“Kapitalistler, yabancı ülkeye sermaye ihraç ettiklerinde tehlikeye attıkları şey bir parti mal değil, milyonlara ve milyarlara varan muazzam tutarlardır. Doğal olarak, sermayelerini yatırdıkları küçük ülkeleri tamamen ele geçirme, ordularını bu sermayeyi korumaya gönderme hevesi kabarır. Dolayısıyla sermaye ihraç eden devletlerin bu toprakları ele geçirme, zorla ilhak etme arzusu kamçılanır… Demek ki sermaye ihracatı savaşa yol açar.” (1)
Bu satırlar yazıldığında yıl 1919’du ve insanlık daha İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamamıştı. Oysa 1914–1918 arasındaki Birinci Dünya Savaşı’nın sömürge ve nüfuz alanları paylaşımı uğruna çıktığı artık tarihsel bir gerçekliktir. Yalnızca yirmi yıl sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı da Alman, İtalyan ve Japon faşizmlerinin yeni pazarlar ve yaşam alanları arayışının sonucuydu.
Kapitalizmin bir üst aşaması olan emperyalizm de tıpkı kapitalizmin kendisi gibi sürekli genişlemek zorundadır. Buharin bu mekanizmayı şu sözlerle açıklar:
“Mali sermayenin satış pazarları, hammadde kaynakları ve sermayenin yatırılabileceği yerler elde etmek için izlediği fetih siyasetine emperyalizm denir. Emperyalizm mali sermayeden kök alır. Nasıl bir kaplan otla beslenemezse, mali sermaye de bir fetih, talan, şiddet ve savaş siyasetinden başka bir siyaset izleyemez. Mali sermaye devlet tröstlerinin her biri, dünyaya hâkim olmak; zafer kazanan millete mensup olan küçük bir grup kapitalistin sınırsız egemenliğinin altında bulunan bir dünya imparatorluğu kurmak ister.” (2)
21. yüzyılda emperyalizm biçim değiştirmiştir. SSCB’nin yıkılmasından sonra oluşan tek kutuplu düzen, ABD’yi fiilen “dünya imparatorluğu” kurma arayışına itmiştir. ABD, dünyanın her yanında kurduğu askeri üslerle küresel piyasaları “koruma” görevini üstlenmiş; uluslararası örgütler aracılığıyla bazı ülkeleri dışlarken istediği liderlere meşruiyet sağlamıştır.
Doların küresel hegemonyası ise ABD emperyalizminin en önemli gücüdür. Petrol piyasasındaki petro-dolar düzeni ve bu düzene karşı çıkan ülkelerin ABD tarafından askeri müdahalelerle devrilmesi, sermayenin çıkarları uğruna nasıl savaş çığırtkanlığı yapıldığının en açık örneklerindendir.
Ancak emperyalizm sadece silahla saldırmamaktadır. Yavuz Sultan Selim ve Osmangazi köprüleri ile Avrasya Tüneli Yap-İşlet-Devret modeli ile geçiş garantisi verilerek müteahhit firmalara yaptırılmıştır. Türkiye topraklarında, Türk milletinin parasıyla yapılan projede yapılan sözleşmeye göre yetkili mahkeme Londra Tahkim Mahkemesi’dir. Yabancı ‘’yatırımcılar’’, yatırımlarını bu şekilde güvence altına almaktadır. Bu da bu yüzyılın tipik bir emperyalizm örneğidir. Uluslararası anlaşmalar, ticaret ve rekabet hep güçlü lehine güçsüzün aleyhinedir. Bu mekanizmalar üzerinden ülkenin ekonomik egemenliği zayıflar; böylece emperyalizm ordu yığmadan savaşın sonuçlarını elde eder.
Bugün emperyalizm, yalnızca sermayenin küresel dolaşımı veya askeri üslerin coğrafi yayılımı değildir; aynı zamanda ülkelerin hukuk sistemlerini, ekonomik karar alma mekanizmalarını ve hatta siyasal egemenliklerini belirleyen çok katmanlı bir tahakküm sistemidir.
Sermaye ihracının yarattığı bu baskı, devletleri halklarının ihtiyaçlarından çok mali sermayenin taleplerine göre hareket etmeye zorlar. Sonuç olarak, emperyalizm çağında savaş, yalnızca cephelerde patlayan bombalarla değil; uluslararası sözleşmeler, finans kurumları, yaptırımlar, tahkim mahkemeleri ve borç ilişkileri aracılığıyla da yürütülür.
Kapitalizm var oldukça, savaşın biçimi değişebilir; fakat savaşın kendisi sistemin doğasından çıkıp gidemez. Çünkü sermaye, büyümek ve genişlemek zorundadır. Bu zorunluluk ortadan kalkmadıkça, dünya halklarının barış içinde yaşaması mümkün değildir. Bu yüzden anti emperyalist olmanın ön koşulu, kesinlikle kapitalizme de karşı olmaktır.
- N. Buharin – E. Preobrajenski, Komünizmin ABECESİ, Çev; Nadejda Açan, s. 98.
- N. Buharin. E. Preobrajenski, a.g.e., s.101.
