ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi ve Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın müstemleke valisi edasıyla kısa süre önce yaptığı ve geniş yankı uyandıran hadsiz açıklaması aslında diplomatik bir değerlendirme değil; bölgemize yönelik yüz yıllık emperyal stratejinin ağızdan kaçan itirafı niteliğindedir.
Büyükelçi, konuşmasında açıkça şunu söylüyor:
“ABD’nin bölgeye ilişkin uzun vadeli stratejik tasarımlarının, 1919’da başlayan ulusal hareketlerle sekteye uğradığını; bölgenin bugünkü durumunun da bu planların yeniden kurgulanmasını zorunlu kıldığını” ifade ediyor.
Bu cümle, sıradan bir tarih yorumu değildir.
Bu, Mustafa Kemal önderliğinde yürütülen Kurtuluş Savaşı’nın, emperyal güçlerin bölgeyi dizayn etme planlarını durdurduğunun resmen kabulüdür.
Ve yine bu sözler, yüz yıl önce engellenen projenin bugün farklı araçlarla yeniden sahneye konduğunu gösteriyor.
YÜZYILLIK PROJENİN GÜNCELLENMİŞ HÂLİ
Büyükelçi, bölgedeki ulus devletlerin “yönetilebilir olmadığı”, etnik ve mezhepsel bölünmelerin ise “daha gerçekçi siyasi birimler üreteceği” yönünde ifadeler kullanırken; aslında ABD’nin Irak’ta, Suriye’de, Lübnan’da ve İran çevresinde yürüttüğü bütün operasyonların arka planını netleştiriyor.
Bu açıklama, şu gerçeği çıplak hâliyle ortaya koyuyor:
• Irak’ın bölünmesi tesadüf değil,
• Suriye’nin iç savaşa sürüklenmesi kendiliğinden değil,
• İran’ın kuşatılması bir zorunlulukmuş gibi sunulması planın parçası,
• Gazze’nin yok oluşa terk edilmesi jeopolitik bir mühendislik,
• PKK/PYD koridorunun oluşturulması sahadaki uygulamasıdır,
• Türkiye’nin içindeki etnik fay hatlarının kaşınması stratejinin merkezindedir.
Ve bütün bunlar, Büyükelçinin cümlelerinde yer alan “1919’da engellenen bölge dizaynı” hedefiyle doğrudan ilişkilidir.
HEDEF NETLEŞİYOR: TÜRKİYE’NİN ULUS DEVLET DİRENCİ
ABD’nin bu perspektiften bakınca niçin Türkiye’yi merkezî engel olarak gördüğü daha iyi anlaşılıyor. Türkiye:
• 1919’da emperyal dizayna karşı isyan eden tek millettir,
• Ulus devlet kazanımını savaşarak elde etmiştir,
• Bölgesel güç olma potansiyeline sahiptir,
• Etnik ve mezhepsel fay hatlarını yönetebilen nadir ülkelerden biridir,
• ABD’nin kurmak istediği koridorun tam karşısında durmaktadır.
Dolayısıyla açıklamanın ima ettiği hedef açıktır:
Ulus devlet mantığını zayıflatmak, Türkiye’yi içeriden çözmek, güney sınırında parçalı bir yapı oluşturmak.
KÜRT–TÜRK AYRIŞMASINI ARAÇSALLAŞTIRAN “ÇÖZÜM SÜRECİ”
Bu stratejinin içerdeki en etkili ayağı, AKP-DEM-MHP hattının çeşitli dönemlerde farklı biçimlerde sahneye sürdüğü sözde “çözüm süreci”dir. Büyükelçinin sözleriyle birlikte bakıldığında, çözüm sürecinin şu işlevleri daha da berraklaşıyor:
• Etnik kimlik siyasetini kalıcılaştırmak,
• Devlet otoritesinin bölgelerde zayıflatılması,
• Paralel güvenlik yapılanmalarının meşruiyet kazanması,
• Kürt ve Türk halkları arasında onarılması zor bir psikolojik ayrışma yaratmak,
• Türkiye’yi “ulus devlet” niteliğinden uzaklaştırmak.
Bugün “barış süreci” diye sunulan şeyin, ABD’nin bölgesel dizayn stratejisindeki “etnik kümelerden oluşan yeni siyasi birimlere” zemin hazırladığı artık gizlenemiyor.
PAPA’NIN ZİYARETİ VE EKÜMENİKLİK TARTIŞMALARI: KÜLTÜREL DİZAYNIN AYAK İZLERİ
Büyükelçinin açıklamaları sadece askeri ve siyasi operasyonlara işaret etmiyor. Aynı zamanda kültürel ve dini mühendisliğe de kapı aralıyor.
Papa’nın Türkiye ziyareti ve beraberinde yeniden gündeme getirilen “ekümeniklik” iddiaları, İstanbul’un uluslararası bir ruhani merkez ilan edilmesi yönündeki derin diplomatik baskılar, AKP’nin bu konuda verdiği esneklik sinyalleri… Bunların tümü, Türkiye’nin laik-ulusal devlet karakterini aşındırmaya yönelik adımlar olarak okunuyor.
Bu tür yumuşak güç operasyonları, ulus devletlerin çözülmesinde her zaman askeri hamlelerden daha etkili olmuştur.
GAZZE, İRAN VE SURİYE: BÜYÜK HARİTANIN KOORDİNATLARI
Büyükelçinin sözleri, bugün bölgede yaşanan büyük acıların ve krizlerin aslında aynı planın parçaları olduğunu gösteriyor:
• Gazze, dünyanın gözü önünde yürütülen soykırım ve insansızlaştırma faaliyetleri ile genişletilen İsrail,
• İran, direniş ekseninin merkezî unsuru olarak sürekli baskı altında tutuluyor,
• Suriye, etnik federasyon modeline zorlanıyor,
• Irak, fiilen üçe bölünmüş durumda,
• Türkiye, bu haritanın ortasında tek homojen ulus devlet olarak direniyor.
Emperyalizmin bakış açısına göre, bu direncin kırılması gerekmektedir.
SONUÇ: 1919’UN RÖVANŞI ALINMAK İSTENİYOR
ABD Büyükelçisinin açıklaması, sıradan bir gaf ya da diplomatik hata değildir;
1919’da yenilen projenin rövanşının alınmak istendiğinin ilanıdır.
Tam yüzyıl önce Türk milleti, Anadolu’yu paylaşma planlarını boşa çıkardı.
Bugün ise aynı plan daha rafine, daha çok katmanlı, daha çok aktörlü bir şekilde yeniden sahnede.
Bu nedenle mesele bir parti meselesi değil, bir dönem meselesi değil, bir ideoloji meselesi bile değildir.
Bu, ulus devlet olarak var olup olmayacağımızın meselesidir.
Bölge halklarının ortak kaderi, emperyal güçlerin mühendislik masalarında değil;
Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, İran havzasının kendi iradesinde şekillenecektir.
Kürdüyle, Türküyle, Alevisiyle, Sünnisiyle, emperyalizme karşı ortak vicdanı olan bütün halklar, bu coğrafyanın son kalesinin Türkiye olduğunu bilmelidir.
