Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, 2026 yılı bütçesi görüşmelerinde ‘’vergi yükü’’ ile alakalı açıklamalar yaptı. “Yaygın kanaatin aksine, vergi yükümüz uluslararası kıyaslamalara oranla yüksek değil.’’ diyen Bakan, OECD ülkeleriyle Türkiye arasında karşılaştırma yaparak ‘’OECD ülkeleri arasında en düşük 5. ülkeyiz.’’ dedi.
Maliye politikası, sadece teknik bir alan değil hepimizin hayatını bire bir ilgilendiren bir konudur. Vergi adaletsizliği, sınıf mücadelesinin rakamlarla yazılmış hâlidir. Kasayı kim dolduruyor, kim boşaltıyor, işte bütçenin asıl sorusu budur. Bu perspektifle birlikte, Mehmet Şimşek’in sözlerinin gerçekliğini inceleyelim.
Avrupa İstatistik Ofisi’ne (Eurostat) göre Türkiye, 2024 yılında milli gelire oranla Avrupa’nın en az vergi toplayan ülkelerinden biri. AB ortalaması %26,3 iken, Türkiye’nin vergi gelirlerinin GSYH oranı yalnızca %19.
Peki her alışverişte “katma değer” adıyla KDV öderken, en basit telefon görüşmesi için “özel” iletişim vergisi verirken nasıl oluyor da Avrupa ortalamasının altında kalıyoruz?
Cevap basit, vergi adaletsizliğinin cehenneminde yaşıyoruz.
Zenginler vergi vermiyor. Ücretli çalışanların bordrosundan gelir vergisi kaynağında kesiliyor; ardından aynı çalışan, gıdadan giyime kadar her adımda dolaylı vergilerle ikinci kez soyuluyor. Sermayedarlar ise kişisel harcamalarını “gider” diye gösterip yasanın etrafından dolaşmakla kalmıyor; kanunun bizzat açtığı “vergi indirimi” kapılarından geçerek emekçilerden daha az vergi ödüyor.
Kısacası, Türkiye’de vergi gelirlerinin milli gelire oranla düşük olması, halkın az vergi verdiğini değil; zenginlerin neredeyse hiç vermediğini gösteriyor.
Gelir İdaresi Başkanlığı’nın verileri de bu tabloyu doğruluyor: OECD ülkelerinde katma değer vergisinin toplam vergiler içindeki payı ortalama %20,9, Türkiye’de ise %24,2. Diğer tüketim vergilerinde OECD ortalaması %10,4 iken, bizde oran %19,7.
Yani Avrupa/OECD ülkelerinde halk gelirine göre vergi verirken; Türkiye’de halk tükettiği her lokma, her nefes, her dakika üzerinden vergi veriyor.
2024 verilerine göre Türkiye’de vergi gelirlerinin %65,9’u dolaylı, %34,1’i dolaysız vergilerden oluştu. Bu tablo, vergi yükünün ağırlıklı olarak tüketim üzerinden alındığını gösteriyor.
Sadece KDV kaleminden elde edilen 2 trilyon 326 milyar 572 milyon lira, toplam vergi gelirlerinin yaklaşık üçte birine (%31,85) denk geliyor.
Ayrıca gelir vergisi tahsilatının %93’ü stopaj yöntemiyle, yani kaynağında kesilerek alınmış durumda. Bu stopajın büyük kısmı ücretli çalışanlardan geliyor.
Tabloyu biraz daha derinleştirelim: GİB’in 2022 verilerine göre Fransa’nın toplam vergi gelirlerinin GSYH içindeki payı %46,1, Almanya’nın %39,3 iken Türkiye’nin oranı yalnızca %20,8.
Eurostat’ın 2024 verisine göre bu oran %19’a gerilemiş durumda. Yani Türkiye, iki yılda vergi gelirlerinde GSYH’ye oranla %1,8’lik bir kayıp yaşamış. Ancak bu dönemde ne vergi indirimi olmuş ne de yük hafiflemiş; tam tersine ücretlinin sırtındaki yük her geçen gün artmıştır.
İçinde bulunduğumuz enflasyonist dönem, servet transferi ve gelir dağılımının bozulması için son derece “elverişli” bir zemin sunuyor. Ancak meseleyi yalnızca mali değil, kalkınma meselesi olarak görmek zorundayız.
Türkiye ağır sanayisini kuramamış ve özelleştirme dalgalarıyla halkı neoliberal politikalara teslim etmiştir. Refah ve sosyal adalet sağlanamamış; yük emekçilerin omzuna yıkılmıştır.
Sermayedarlar ve yüksek gelir grupları vergilendirilmeden gerçek bir kalkınmadan söz edilemez. Vergide adalet, sadece etik bir yükümlülük değil; aynı zamanda ekonomik bir zorunluluktur.
2022’de Türkiye’nin vergi geliri 188,4 milyar dolar iken, OECD ortalaması 508,3 milyar dolar. Almanya, Türkiye’nin vergi gelirini 8,5; Fransa ise 6,79 katlamaktadır.
Elbette Türkiye, bu ülkeler gibi emperyalist sömürüden pay alan veya ağır sanayisini kurabilmiş bir ülke değildir. Dolayısıyla bu karşılaştırmanın amacı Türkiye’yi küçümsemek değil; Mehmet Şimşek’in açıkça istatistikleri çarpıttığını göstermek ve daha önemlisi burjuvazi vergilendirilmeden kalkınmanın mümkün olmadığını göstermektir.
İşin gelir boyutu kadar bütçenin gider tarafı da tartışmalıdır. Her 100 TL’lik verginin 17,4 TL’si faiz ödemelerine gitmiştir. Faiz giderleri bir yılda %88,3 artarak 1 trilyon 270 milyar 455 milyon liraya ulaşmıştır.
Bugün yürütülen ekonomi politikası, bu adaletsizliği daha da derinleştiriyor. Türkiye, halkına ve emekçisine değil; bankalara ve faizcilere çalışıyor. Yurttaşlar, adeta her market alışverişinde finans kapitalizmine haraç veriyor.
Türkiye’nin yanlış yönetilmesinin yükü dar gelirlilere yıkılamaz. Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in “talebi kısarak enflasyonla mücadele” politikası, Türk milletini daha da yoksullaştırmaktadır.
Çözüm, üretimi ve arzı artırmakta; Mustafa Kemal’in devletçilik ilkesinde, planlı ekonomidedir.
Kaynak, halkta değil; vergilendirilmeyen zenginliktedir.
- https://gib.gov.tr/kurumsal/planlar-ve-raporlar/istatistikler/oecd-uyesi-ulkelere-iliskin-istatistikler
- https://www.hmb.gov.tr/aralik-2024-butce-gerceklesmeleri
