Merdan Yanardağ’dan casus olmaz. Ama belli ki, gerçekleri söyleyen herkes artık bu düzende potansiyel bir suçludur. Casusluk iddiası da en elverişli silah.! Türkiye, bir kez daha hukukun ve siyasetin birbirine karıştırıldığı, yargı erkinin iktidarın sopasına dönüştüğü bir tabloyla karşı karşıya. Tele 1 televizyonuna kayyım atanması, sadece bir medya kurumuna yönelik idari bir işlem değildir; bu, doğrudan halkın haber alma hakkına, yani anayasal bir güvenceye yapılan saldırıdır. Henüz ortada açılmış bir dava dahi yokken, yalnızca bir gözaltı süreci devam ederken böylesine ağır bir müdahalede bulunulması, yargının siyasi iktidar tarafından araçsallaştırıldığının en somut göstergesidir. Bu karar, hem hukuk devleti ilkesine hem de ifade ve basın özgürlüğüne açık bir saldırıdır.
YARGI BAĞIMSIZLIĞI MI, SİYASİ OPERASYON MU?
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 138. maddesi açık: “Hâkimler görevlerinde bağımsızdır; Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler.” Peki bu hüküm, bugün hangi anlamı taşımaktadır? Bir televizyon kanalı, henüz yargı süreci başlamadan fiilen susturuluyorsa, bu ülkede “bağımsız yargı”dan değil, siyasi talimatla çalışan bir yargı mekanizmasından söz etmek gerekir. Bu durum, kuvvetler ayrılığı ilkesinin tamamen ortadan kalktığı, yürütmenin yargıyı kuşattığı bir rejim pratiğidir. Tele 1 kararı, sadece bir medya kurumunu değil, aynı zamanda yargı etiğini de hedef almıştır. Yargı artık iktidarın memuru, savcılar politik komiser, mahkemeler yürütmenin bürosu haline getirilmektedir.
BİR GAZETECİYE DEĞİL, HALKIN BİLİNCİNE SALDIRI
Merdan Yanardağ’a yöneltilen “casusluk” iddiası, Türkiye’de siyasetin geldiği akıl tutulmasını gözler önüne sermektedir. Siyasi duruşu ve pratiği herkesçe bilinen bir gazeteciyi “casus” ilan etmek, yalnızca kişisel bir iftira değil; bağımsız düşünceye, eleştiriye, gerçeğe karşı açılmış bir savaştır. Bu suçlamalar, 1950’lerin McCarthy dönemini andıran bir “iç düşman” avı zihniyetini yeniden üretmektedir. Her eleştiri “casusluk”, her muhalefet “ihanet”, her gazeteci “tehdit” olarak kodlanıyor. Oysa basın özgürlüğü, bir demokrasinin oksijenidir. Oksijeni kesilen bir toplum nefes alamaz, düşünemez, tartışamaz.
HUKUKUN YERİNE TALİMAT
Bugün Türkiye’de hukuk, kâğıt üzerinde vardır ama ruhu gasp edilmiştir. Savcılar dosya değil, talimat okuyor. Mahkemeler hukuk değil, siyaset tartıyor. Bir gözaltı işleminin ardından, henüz iddianame bile hazırlanmamışken bir televizyon kanalına kayyım atanması, sadece “yargı kararı” değildir; bu, siyasal vesayetin yargı kisvesi altındaki operasyonudur. Bu kararın amacı, gerçeği karartmak, muhalif sesi susturmak, kamuoyunu tek sesli hale getirmektir. Çünkü gerçekleri söyleyenler, bu düzenin en büyük düşmanıdır.
SONUÇ: GERÇEKLERİ SUSTURAMAZSINIZ
Tele 1’e kayyım atanması, bugünün Türkiye’sinde gelinen eşiği gösteriyor: Artık iktidar, sadece muhalefeti değil, hakikatin kendisini yargılamaya kalkışmaktadır. Ama unutmamak gerekir; tarih boyunca hiçbir iktidar, gerçeklerle savaşını kazanamamıştır. Bugün susturulmak istenen, yalnızca bir televizyon değil, halkın bilinci, özgür düşünce ve kamusal akıldır. Ancak ne kadar baskı uygulanırsa uygulansın, bu ülkenin yurtseverleri, devrimcileri, emekçileri gerçeğin yanında durmaya devam edecektir.
