More

    SENDİKAL BÜROKRASİ, SERMAYE VE TABAN İRADESİ:TEKGIDA-İŞ ÜZERİNE NOTLAR

    Eti Gıda’da yaşanan işten çıkarmalar, yalnızca bir fabrikadaki yönetim sorunu değil; Türkiye’de sendikal hareketin karşı karşıya olduğu yapısal krizlerin somut bir yansımasıdır. Bu yazı, Tekgıda-İş’teki güncel tartışmaları kişisel çekişmelerin ötesine taşıyarak, sendikal bürokrasinin sermaye ile kurduğu ilişkileri, taban demokrasisinin sınırlarını ve işçi sınıfının bağımsız iradesini merkeze alarak ele almaktadır.

    İşçi İradesi ile Bürokrasi Arasında

    Türkiye’de sendikal hareketin güncel tartışmaları, yalnızca işçi-işveren ilişkileri üzerinden değil, sendikaların kendi iç işleyişi ve temsil biçimleri üzerinden de yürütülmek zorundadır. Özellikle özel sektör sendikacılığında karşılaşılan örnekler, sendikal bürokrasinin işçi sınıfının örgütlü iradesi üzerindeki etkisini görünür kılmaktadır. Son dönemde Eskişehir’de Eti Gıda fabrikasında yaşanan işten çıkarmalar ve bu sürece dair sendikal tutumlar, söz konusu olgunun açıklayıcı örneklerinden birini sunmaktadır.

    Tekgıda-İş yönetiminde yaşanan son gelişmeler, bireysel polemiklerin ötesinde, sendikal bürokrasinin yapısal özelliklerini gözler önüne sermektedir. Sendika, 27 Eylül 2025 tarihinde olağanüstü genel kurula büyük tartışmalarla gidiyor. Bir yanda mevcut Genel Başkan Mustafa Türkel, diğer tarafta ise Genel Sekreter İbrahim Ören yer alıyor. Genel Sekreter İbrahim Ören’in bir süredir kamuoyunda yer alan bazı iddialara sessiz kalması, bizlere işçi iradesi ile sendikal bürokrasi arasındaki çelişkiyi hatırlatıyor.

    Örneğin, Genel Sekreter İbrahim Ören’in ETİ Gıda’da işten çıkarılan işçileri “tembel” ve “kötüniyetli” olarak nitelemesi, işvereni “önemli bir aktör” olarak savunması ve tazminat ödemeleri üzerinden memnuniyet gerekçesi üretmesi, işçi sınıfını merkeze almak yerine sermayeyi meşrulaştıran bir sendikal anlayışın tezahürüdür. Burada sorun, bürokratik sendikacılığın sınıfsal çıkarları temsil etmekten uzaklaşan genel karakterindedir.

    Bu örnek aynı zamanda Robert Michels’in “oligarşinin tunç kanunu” olarak ifade ettiği, örgütlerin büyüdükçe tabandan kopma ve kendi çıkar çevrelerini üretme eğiliminin sendikal hareket içindeki yansımalarına işaret etmektedir1. Rosa Luxemburg’un belirttiği üzere, sendikaların bürokratikleşmesi işçi sınıfının bağımsız hareket alanını daraltmaktadır2. Lenin’in Ne Yapmalı?’da altını çizdiği gibi, işçi hareketi yalnızca ekonomik taleplerle sınırlı kaldığında sermaye karşısında zayıf düşmekte; politik mücadeleyle birleşmediği sürece bürokratik yozlaşmaya daha açık hale gelmektedir3. Dolayısıyla Eti Gıda örneğini kişisel bir çekişme veya güncel bir sendikal rekabet meselesi olarak değil, Türkiye’de sendikal hareketin genel yönelimlerini anlamamıza yardımcı olacak yapısal bir gösterge olarak ele almak gerekmektedir.

    Bürokratikleşme, Sermaye Müdahalesi ve İşçi Deneyimleri

    Tekgıda-İş yönetiminde yaşanan son gelişmeler, sendikal bürokrasinin sınıfsal çıkarlarla olan gerilimini bir kez daha açığa çıkarmaktadır. 27 Eylül 2025 tarihinde yapılacak olağanüstü genel kurulda mevcut genel başkan Mustafa Türkel ile genel sekreter İbrahim Ören’in karşı karşıya gelmesi, ilk bakışta bir demokratik rekabet görüntüsü verse de aslında sendika içi iktidar ilişkilerinin klikler düzeyinde şekillendiğini göstermektedir. Buradaki asıl sorun, tabanın iradesinin bu iktidar mücadelesinde edilgen konuma itilmesi ve işçi sınıfının karar süreçlerinden dışlanmasına yönelik girişimdir. Evrensel’de yayımlanan yazımızda da vurguladığımız üzere, sendikal bürokrasi, işçilerin sorunlarını çözmek yerine kendi konumunu korumayı öncelediğinde işçi sınıfının örgütlü iradesi erozyona uğramaktadır4.

    İbrahim Ören’in Evrensel’de dile getirilen iddialara karşı, tarafımıza yaptığı açıklamalar, bu bürokratik zihniyetin tipik tezahürlerini yansıtmaktadır. Ören, işten çıkarılan işçileri “tembel” ve “kötüniyetli” olarak nitelendirmiş, Eti patronunu ise “piyasada kalması gereken önemli bir aktör” olarak savunmuştur. İşçilerin aldıkları tazminatlarla “memnun olduklarını” ileri sürerek işten çıkarmaları olağanlaştırmış, hatta normalleştirmiştir. Bu söylem, işçi sınıfını suçlama ve sermayeyi meşrulaştırma refleksini açıkça göstermektedir. Oysa sendikaların tarihsel rolü, işçilerin iradesini savunmak ve işten çıkarmaları bireysel “memnuniyet” tartışmasına indirgemek yerine yapısal bir sınıf meselesi olarak ele almaktır. Evrensel’in haberlerinde de görüldüğü gibi, işten çıkarmaların sendikal sebeplerle bağlantılı olduğuna dair işçilerin ifadeleri yer almıştır5.

    Bu süreçte bir diğer çarpıcı iddia, Mehmet Ören’in (İbrahim Ören’in kardeşi) işçilerin çıkışlarını “komisyon” karşılığında organize etmesidir. Eğer doğruysa, bu durum bireysel bir yozlaşma örneğinin ötesinde, sendikal bürokrasinin sermayeyle çıkar ilişkisine girdiğini göstermektedir. Sendikanın işçi mücadelesini büyütmek yerine işten çıkarma süreçlerinde aracılık yapması, işçilerin örgütlü iradesine doğrudan zarar vermektedir.

    Sermaye cephesinin bu süreçteki rolü de gözden kaçırılmamalıdır. Gıda sektöründe büyük işverenler, Tekgıda-İş’in son yıllarda elde ettiği kazanımları sınırlandırmak için ortak bir strateji izlemiştir. Eti’deki toplu iş sözleşmesinin imzası bilinçli olarak bekletilmiş, diğer şirketler de kendi sözleşmelerini bu gelişmeye paralel biçimde imzalamıştır. Bu durum, işveren çevrelerinin Tekgıda-İş’in müzakere gücünü kırmayı hedeflediğini ortaya koymaktadır. İbrahim Ören’in sermaye yanlısı söylemleri, bu stratejiyle uyumlu olduğu için işverenler tarafından desteklenmektedir. Ören’in genel başkanlığa taşınmak istenmesi, yalnızca sendika içi bir rekabet değil, aynı zamanda sermayenin sendikal hareket üzerindeki doğrudan müdahalesidir.

    Buna karşılık Tekgıda-İş’in yakın dönemde sergilediği bazı örnekler, sendikal hareketin farklı bir hat üzerinden nasıl başarılar kazanabileceğini göstermektedir. Cargill işçilerinin yıllara yayılan direnişi, işten atılmalara karşı sendikanın sebatkâr tutumu sayesinde kamuoyunun gündemine taşınmış ve işçi sınıfı için bir sembole dönüşmüştür. Polonez işçileri sendikaya üye olduktan sonra karşılaştıkları baskılara karşı örgütlü bir direniş yürütmüş, Tekgıda-İş’in aktif desteğiyle hak kazanımlarına ulaşmıştır. Nestlé’de toplu sözleşme sürecinde yalnızca ücretlerde değil, sosyal haklarda da sağlanan iyileştirmeler, sendikanın kararlı tutumunun ürünüdür. Yine Eker işçilerinin mücadelesi, örgütlenme sürecinde yaşanan baskılara rağmen sendikanın sahada aldığı pozisyonun önemini göstermiştir. Bu örneklerin tümünde sendikanın genel merkez düzeyinde mücadeleyi sahiplenmesi, işçi tabanının iradesiyle birleştiğinde somut kazanımlara dönüşmüştür6.

    Dolayısıyla Tekgıda-İş’teki bugünkü tabloyu yalnızca bireysel çekişmeler üzerinden değil, iki farklı sendikal yönelim arasındaki karşıtlık üzerinden okumak gerekir. Bir yanda sermaye ile bütünleşen, işçiyi suçlayan ve kendi bürokratik çıkarlarını önceleyen bir anlayış; diğer yanda ise geçmişte somut örneklerde görüldüğü üzere işçi tabanına yaslanan, müzakereyi direnişle destekleyen ve işçilerin gerçek kazanımlarını mümkün kılan bir sendikal çizgi bulunmaktadır. Bu tartışmayı açmak, yalnızca Tekgıda-İş’in iç dinamiklerini değil, Türkiye sendikal hareketinin genel yönelimlerini de anlamamıza yardımcı olacaktır.

    Bağımsız Sınıf Çizgisi İçin Taban Demokrasisi

    Tekgıda-İş örneği, Türkiye’de sendikal hareketin karşı karşıya olduğu temel açmazı görünür kılmaktadır: bürokratikleşen sendikacılık ile taban demokrasisine dayalı sınıf çizgisi arasındaki gerilim. İbrahim Ören’in işçileri suçlayan, sermayeyi savunan söylemleri; işten çıkarmaların “tazminat memnuniyeti” üzerinden olağanlaştırılması; işveren çevrelerinin bu anlayışı destekleyerek sendika yönetimini şekillendirmeye çalışması, sendikal bürokrasinin sermaye ile ne ölçüde iç içe geçebildiğini göstermektedir.

    Buna karşılık Tekgıda-İş’in geçmişte Cargill, Polonez, Nestlé, Eker gibi işyerlerinde yürüttüğü mücadeleler, sendikal hareketin işçi tabanına yaslandığında nasıl kazanımlar elde edebildiğinin somut kanıtlarıdır. Bu mücadeleler, yalnızca ücret artışlarını değil, aynı zamanda işçi sınıfının onurunu ve örgütlenme iradesini korumanın da örnekleridir. Bu çizgi, sendikanın gerçek gücünün bürokratik kliklerden değil, taban demokrasisinden ve işçilerin kolektif dayanışmasından doğduğunu bir kez daha teyit etmektedir.

    Robert Michels’in “oligarşinin tunç kanunu”ndan Gramsci’nin hegemonya analizine kadar birçok teorik çerçeve, sendikaların sermaye ile bütünleşme eğilimini açıklamaktadır. Ancak bu eğilim tarihsel olarak kaçınılmaz değildir. Rosa Luxemburg’un vurguladığı gibi, taban demokrasisi ve kitlesel hareketin dinamizmi, bürokrasinin sınırlanmasının tek yoludur. Lenin’in belirttiği üzere, sendikaların görevi işçi sınıfının yalnızca ekonomik çıkarlarını savunmakla sınırlı değildir; onların siyasi mücadelesini de örgütlemek zorundadır. Sermayeye bağımlı hale gelen bürokratik sendikacılık bu işlevi yerine getiremez. Türkiye’de sendikal hareketin geleceği, işçilerin doğrudan iradesinin örgüt içinde etkin hale gelmesine, hesap verebilir mekanizmaların kurulmasına ve sendikaların sermaye ile bağımsız bir hat üzerinden ilişki kurmasına bağlıdır.

    Bugün Tekgıda-İş’te yaşanan tartışmalar, kişisel rekabetler ya da geçici klik çatışmaları üzerinden değil, işçi sınıfının bağımsız örgütlenme kapasitesi açısından okunmalıdır. Çünkü gerçek soru şudur: Sendikalar, işçilerin taleplerini mi merkeze alacak, yoksa sermayenin sürekliliğini mi güvence altına alacak? Bu soruya verilecek yanıt, yalnızca Tekgıda-İş’in değil, Türkiye’deki tüm sendikal hareketin yönünü belirleyecektir.

    Kaynakça

    Erkan Kıdak, Kazanmak Dayanışmaya Bağlı (10 Ocak 2025/Sonhaber Gazetesi), https://www.sonhaber.com.tr/kazanmak-dayanismaya-bagli.

    Erkan Kıdak, Sendikal Bürokrasinin Bıraktığı Utanç (10 Ağustos 2025/Evrensel Gazetesi), https://www.evrensel.net/haber/564901/sendikal-burokrasinin-biraktigi-utanc.

    Evrensel Gazetesi (4 Ağustos 2025), https://www.evrensel.net/haber/564214/eti-gidada-isci-kiyimi-sendika-iscinin-degil-isverenin-yaninda.

    Gramsci, A. (1971). Selections from the Prison Notebooks. New York: International Publishers.

    Luxemburg, R. (1971). The Mass Strike, the Political Party and the Trade Unions (Orijinal çalışma: 1906).

    Robert Michels (2021), Siyasi Partiler: Modern Demokrasideki Oligarşik Eğilimlerin Sosyolojik İncelemesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    V. I. Lenin (2025), Ne Yapmalı?, Kor Kitap.

    1 Robert Michels (2021), Siyasi Partiler: Modern Demokrasideki Oligarşik Eğilimlerin Sosyolojik İncelemesi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

    2 Luxemburg, R. (1971). The Mass Strike, the Political Party and the Trade Unions (Orijinal çalışma: 1906).

    3 V. I. Lenin (2025), Ne Yapmalı?, Kor Kitap.

    4 Erkan Kıdak, Sendikal Bürokrasinin Bıraktığı Utanç (10 Ağustos 2025/Evrensel Gazetesi), https://www.evrensel.net/haber/564901/sendikal-burokrasinin-biraktigi-utanc.

    5 Evrensel Gazetesi (4 Ağustos 2025), https://www.evrensel.net/haber/564214/eti-gidada-isci-kiyimi-sendika-iscinin-degil-isverenin-yaninda.

    6 Erkan Kıdak, Kazanmak Dayanışmaya Bağlı, Sonhaber Gazetesi (10 Ocak 2025), https://www.sonhaber.com.tr/kazanmak-dayanismaya-bagli.

    Yazılar

    Yazılar

    spot_img