Yıllardır ülkemizin içinde bulunduğu durum hepimizce biliniyor. Karşı devrimi tamamlamakla görevli, emperyalizm iş birlikçisi iktidarın yarattığı zararlara her gün bir yenisi ekleniyor. Her sabah sırtımıza yüklenmiş yeni bir dertle uyanıyoruz, her gün Cumhuriyet’in kazanımlarına ilişkin bir şey altımızdan çekiliyor. Olanları tek tek saymaya gerek yok, zaten içinde yaşıyoruz.
Cumhuriyet mitinglerinde ümitlenmiştik, olmadı; Gezi Parkı direnişinde “hah nihayet bu sefer tamam” dedik ama yine olmadı. O zamandan bu zamana kadar “İnsaf artık yahu, bu halkın sokağa dökülmesi için daha ne olması gerek?” diyorduk ki, CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve tutuklanması halkın sabrını taşırdı ve birikmiş öfkesini patlattı.
Yıllardır savunduğum ve elimden geldiğince kavgasını verdiğim bir şey vardı: “İçinde bulunduğumuz durumda ne Sosyalistleri dışlayan Kemalistlerin ne de Kemalistleri dışlayan Sosyalistlerin şansı var. Mutlaka Kemalistlerin ve Sosyalistlerin eylem birliği yapmaları gerek. Hatta bu eylem birliğine Milliyetçiler de katılmalı” diyordum. Aman ha, bu söylediğim “önce yarım kalmış olan Kemalist Devrimi tamamlayalım, Sosyalizm mücadelesi ondan sonra gelir” fikrini savunduğum anlamına gelmesin sakın; ben yalnızca eylem birliğinden söz ediyorum.
Şimdi bazı Sosyalistlerin (!) “Kemalizm” ve özellikle “Milliyetçilik” sözcüklerini gördüklerinde tüylerinin diken diken olduğunu görür gibiyim.
Buradaki Milliyetçiliğin ırkçı, yayılmacı bir milliyetçilik değil, savunmacı, antiemperyalist bir milliyetçilik anlayışı olduğunun anlaşılması çok önemli. Bir milletin diğer milletlere göre üstün olduğunu savunan, ırkçı, şoven bir milliyetçilik, emperyalizmin yayılmacı oyunlarına gelmeye açıktır. Öte yandan, millî özelliklerini emperyalizmin tek tipleştirici çabalarına karşı koruyan, bağımsızlıktan yana olan bir milliyetçilik anlayışı solun müttefiki olabilir. Milliyetçilerin içinde ırkçılar ve anti-komünistler dışında milliyetçiliğin anti-emperyalist yanını kavramış, tam bağımsızlıkçı bir kesim de var olmalıdır. Milliyetçi sıfatından utanıyorsanız adına Milliyetçilik değil de Ulusalcılık ya da Yurtseverlik diyebilirsiniz, fark etmez. “Hem Sosyalist hem Milliyetçi olunmaz” diyen, “Atatürk”, “Vatan”, “Millet”, “Bayrak” diyen herkesi “faşist” diye damgalayan sosyalistlerin, Kapitalizmin ileri aşaması olan Emperyalizmi doğru analiz etmediklerini ve böylece Emperyalizme -bilerek ya da bilmeyerek- hizmet ettiklerini düşünüyorum. Zaten “hem Sosyalist hem Milliyetçi olunmaz” demek “hem laik hem Müslüman olunmaz” demek gibi bir şey. (Buraya bir not düşeyim: “Atatürk”, “Vatan”, “Millet”, “Bayrak” diyen herkesi “faşist” diye damgalamak ne kadar yanlışsa, her “Kürt meselesi” diyeni de vatan hainliğiyle, bölücülükle suçlamak o kadar yanlış. “Kürt meselesi” denen şeyin ne menem bir şey olduğu, neyi maskelediği ise bir başka yazının konusu.)
Adım gibi eminim, şimdi beni konuya sınıfsal bakmamakla itham edecekler var. Onlar için konuyu biraz açayım:
Özel mülkiyetin ve ona bağlı olarak sınıflı toplumların, başka bir deyişle sömüren-sömürülen ayrımının ortaya çıkmasından itibaren sınıf mücadeleleri başlamıştır. Marx ve Engels, Komünist Parti Manifestosunda sınıf mücadelelerini tarihin devindirici gücü olarak niteler ve baş köşeye oturturlar. Üretim araçlarına sahip olan sömürücü sınıfı “Burjuvazi”, elinde emeğinden başka gelir getirecek hiçbir şeyi olmayan, hayatını sürdürmek için emeğini bir ücret karşılığında satmak zorunda olan sömürülen sınıfı da “Proletarya” diye adlandırırlar.
Burjuva, aslında Almancada “şehir” anlamına gelen “Burg” kelimesinden türetilmiştir ve aslında “kentli” anlamına gelir. Kapitalizmden önceki feodalizm aşamasında tüm imparatorluk toprakları yönetici olan tek adamındı. Halkın büyük çoğunluğu bu topraklarda yaşayan ve onları işleyen köylülerdi. Tarım dışındaki işlerle uğraşanlar ise kentlerde yaşıyorlardı: Bürokratlar, tüccarlar, tefeciler, kuyumcular, terziler, marangozlar, demirciler, sanatçılar v. s. İşte bunlara “Burjuva”, yani “şehirli” deniyordu. Zamanla gelişen, servet biriktirerek güçlenen burjuva sınıfı, yönetimin tek kişiden alınıp halk tarafından seçilen bir parlamentoya verilmesi için köylüleri de arkalarına alıp ayaklandılar. 1789 Fransız ihtilali böyle başladı. Milliyetçilik denen olgu da bu aşamada ortaya çıktı. İmparatorluk toprakları parçalanıp, küçük devletler kurulurken ortak ırk, ortak geçmiş, ortak ideal, ortak kültür, ortak dil gibi unsurların etrafında birleşildi.
Sanayinin gelişmesiyle birlikte köylü sınıfının yanı sıra işçi sınıfı oluştu. Yönetimi ele geçirirken köylü sınıfını arkasına alan burjuvazi, yönetimi ele geçirdikten sonra onu köylülerle ve işçilerle paylaşmaya hiç de niyetli değildi; gelişmekte, güçlenmekte olan proletaryayı ezmek için devletin tüm baskı araçlarını kullandı. Sermayenin sınırları aşıp uluslararası bir nitelik kazanmasıyla kapitalizm, emperyalizm aşamasına geçti. Artık sermayenin vatanı yoktu.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk önderliğindeki Türk Devrimi, emperyalist ülkelerin zaten dağılmakta olan Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan toprakları paylaştığı bir dönemde antiemperyalizm ekseninde gerçekleşti. Osmanlı İmparatorluğu’ndan kalan ve Kurtuluş Savaşı ile kurtarılan topraklarda Türkiye Cumhuriyeti kuruldu.
Kemalizmin özü tam bağımsızlık, yani emperyalizme karşı çıkıştır. Kemalizm, bir küçük burjuva ideolojisi değil, fakat küçük burjuvazinin en sol, en aydın, en devrimci kesiminin millî kurtuluşçu politik tutumudur; bu nedenle devrimcilerin asgari müştereklerde bir arada olabilecekleri, birlikte mücadele vermek için müttefik olacakları kesim Kemalistlerdir. Atatürk, yeni kurulan devletin ekonomik politikasını 17 Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi’nde belirlemişti. Bu ekonomi, özel girişime de izin veren karma bir ekonomi olmakla birlikte, devletin planlayıcılığı ve denetçiliğini esas alan bir ekonomiydi. O günlerde yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin baş çelişmesi burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişme değil, emperyalist ülkelerle Türkiye arasındaki çelişmeydi; o nedenle de Kemalizm’in omurgasını tam bağımsızlık ilkesi oluşturdu. Emperyalistlerin ve emperyalizmin işbirlikçisi güçlerin Kemalizm’e saldırmalarının, Kemalistlerle sosyalistlerin arasını açmaya yönelik çabalarının altında yatan gerçek de budur.
Sovyetler Birliği’nde sosyalizmin geri gitmesiyle Doğu-Batı çatışması sona ermiştir; ancak emperyalist ülkelerle ezilen uluslar arasındaki çelişki halen sürmektedir. Üstelik Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle güçler dengesi ABD emperyalizmi lehine bozulmuş, ABD emperyalizmi deyim yerindeyse “meydanı boş bulmuştur”. Bu sebeple günümüzde, sosyalizmle birlikte Kemalizm’in de önemi ortaya çıkmıştır. Atatürk önderliğinde gerçekleştirilmiş ve tüm dünyanın ezilen, sömürülen milletlerine örnek olan Türk Devrimi’nin en temel ilkesi tam bağımsızlıktır. Bu noktada, “Atatürk sosyalist miydi değil miydi” tartışması çok da gerekli değildir.1 Atatürk sosyalist olmasa da Kemalizm, “Yeni Dünya Düzeni” ya da “Küreselleşme” diye yutturulmak istenen emperyalizmin önünde büyük bir engeldir. Bu yüzden Kenan Evren, “Hangi taşı kaldırsan altından Atatürk çıkıyor” diye yakınmıştı. Tansu Çiller’in 1995 yılında 5 Nisan kararlarının ardından, “son sosyalist devleti de yıktık” diyerek zafer naraları atması da bu sebepleydi. Özelleştirmelerin amacı, onlara göre sosyalist olan bu devleti yıkmaktı.
Liberaller ve başta “yetmez ama evetçiler” olmak üzere bazı solcular Kemalizm’in demokrasiyle çeliştiğini öne sürerler. Kemalizm’in temel çelişkisi emperyalizmledir. Atatürk, sömürge haline gelmiş Osmanlı İmparatorluğu’ndan bağımsız bir Türkiye Cumhuriyeti çıkarmış, saltanatı ve hilafeti ortadan kaldırmıştır. Bu söylendiği zaman kimi liberaller, “Bunlar uluslararası konjonktürün zorlamalarının kaçınılmaz sonuçlarıdır; bunları Kemalizm’e bağlamak yanlıştır” derler. O zaman onlara şunu sormak gerekir: Bu uluslararası zorlamalar niçin İran için, Suudi Arabistan gibi ülkeler için geçerli olmamıştır da bu bölgede yalnızca ülkemizde geçerli olabilmiştir?
Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda henüz tarımdan sanayi aşamasına geçilmediği için, sanayi sermayesi devlet tarafından oluşturulmak zorundaydı. Ancak devlet desteğiyle oluşturulan burjuva sınıfı emperyalist güçlerle iş birliği yaparak kısa zamanda karşı devrimci bir niteliğe büründü. Yayılmacı, ırkçı milliyetçilik ve dincilik, gelişmekte olan sosyalist harekete karşı bir silah olarak kullanıldı.
68 kuşağının önemli isimlerinden Mahir Çayan, Millî Mücadele ile sosyalist mücadelenin birleştirilmesi gerektiğini şöyle ifade ediyordu:
“Bir yandan emperyalizme karşı mümkün olan en geniş millî cepheyi kurmaya, öte yandan da proletaryaya politik bilinç götürmeye çalışacağız. Bunun için millîci sınıflara gideceğiz, görev alanımız bütün millîci sınıfların alanıdır.”
Çayan, İttifaklar Politikası ile ilgili görüşlerini belirttiği yazısında, Mao Tse Tung’un “Bir çelişmenin ana ve tali yönlerinin incelenmesi, devrimci bir partinin siyasi askeri, stratejik ve taktik direktiflerini tayinde önemli metotlardan birisini teşkil eder” sözünü aktarır. Şöyle der:
“(…) Bir toplumun bünyesi karmakarışık çelişmeler bütünüdür. Bu çelişmeler arasında, üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çelişme, nihai tayin edici olan temel çelişmedir. Ama o anda ‘baş çelişme’, bu çelişme olmayabilir. Örneğin yeniden paylaşım savaşında, Alman işgali altındaki gelişmiş kapitalist bir düzene sahip Fransa’da baş çelişki, burjuvazi proletarya çelişmesi değil, burjuvazinin işbirlikçi kesimi hariç, Fransız halkı ile Alman emperyalizmi arasındadır. Türkiye’deki temel çelişmenin proletarya burjuvazi çelişmesi olduğunu varsayalım, bu koşullara rağmen, biz sosyalist devrim şiarını ortaya atamayız. Çünkü bugün için tayin edici çelişme, proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişme değil, Yankee emperyalizmi ile bütün Türkiye halkı arasındadır. Bu durumda proletarya partisinin görevi, proleter devrimcilerinin görevi, ‘sosyalist devrim’ çığlıkları atmak değil, bütün ulusun en bilinçli sözcüsü olarak millî cephenin başına geçip, Amerikan postalları altında ezilen millî bağımsızlık bayrağını yükselterek millî devrimi yapmaktır. Bu baş çelişme çözümlenmeden ülkede ne sosyalist devrim yapılabilir ne de sosyalizm kurulabilir. İşgal altındaki bir ülkede Marksistlerin ilk görevi, ‘sosyalist’ değil ‘millî devrim’i yapmaktır. Sosyalist mücadele anti-emperyalizmi de içeriyor diye, millîci sınıfları karşına alarak ‘sosyalist devrim’ şiarıyla ortaya çıkarsan, Amerikan emperyalizminin ekmeğine yağ sürerek Türkiye Ulusuna, Türkiye proletaryasına ve Enternasyonal proletarya hareketine ihanetlerin en büyüğünü yapmış olursun! (…) Emperyalizmin boyunduruğu altında bulunan yarı-feodal bir ülkede, proleter devrimcilerinin ikili bir mücadele biçimi içinde olmaları gerektiği açıktır; Bir yandan emperyalizme karşı mücadelede bütün millîci sınıf ve tabakaların yanında yer almak, anti-emperyalist cephenin kurulması için azami gayret göstermek, öte yandan da proletaryaya politik bilinç vererek örgütlemek ve onu bütün halkın öncüsü durumuna getirmektir.
İşçi sınıfını bütün halkın öncüsü durumuna getirmek için ‘önce kuvvet kazanalım, sonra örgütlenmiş bu güç ile ittifaklara girelim’ diye düşünmek, görevleri sıraya koyduğu için, Marksizmin dışında, metafizik bir düşüncenin ürünüdür.
Bir yandan geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası yürüterek işçi sınıfına sosyalist bilinç vereceğiz, öte yandan da diğer bütün millîci sınıflara millî demokratik bilinç vermeye çalışarak, onların anti-emperyalist hareketlerine destek olarak, öz örgütlerine kavuşması için mücadele edeceğiz ve millî cephenin kurulmasına çalışacağız. Bu, diyalektik bir bütündür. Bu ikili mücadele birbirinden ayrılmaz. Önce birisi sonra diğeri ele alınamaz, ikisi bir anda yürütülmelidir.”
68 kuşağı yaptığı bu sentez sayesinde başarıya ulaştı, emekçi sınıflardan yana birçok kazanım elde etti. 12 Mart, 12 Eylül faşist darbeleri sosyalist hareketin gelişmesi karşısında sermaye sınıfının paniğe kapılması nedeniyle yapıldı. Sermaye sınıfının korkusu elbette sosyalist hareketti, ancak emperyalist güçlerin başka korkuları vardı: Kemalizmin ilkeleri.
Bilindiği üzere Kemalizmin altı temel ilkesi, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkeleridir ve CHP’nin amblemindeki altı okla simgelenmiştir: Laiklik, Cumhuriyetçilik, Devletçilik, Devrimcilik, Halkçılık ve Milliyetçilik. Buradaki Milliyetçiliğin ırkçı, yayılmacı bir milliyetçilik değil, savunmacı, antiemperyalist bir milliyetçilik anlayışı olduğunun bir kez daha önemle altını çizeyim.
Laiklik, din işlerinin devlet işlerinden ayrılması olarak tanımlanır. Dincilerin ileri sürdükleri gibi devletin dini inanışlara karşı çıkması demek değildir; tam tersi, ülkedeki tüm dini inançlara aynı şekilde yaklaşması ve her dini inancın haklarını diğer inançlara karşı savunmasıdır. Vatandaşlar din konusunda hangi inanca sahip olurlarsa olsunlar yasama, yürütme ve yargı organları karşısında eşittirler. Yasalar yapılırken hiçbir dinsel kural ölçüt olarak alınamaz.
Cumhuriyetçilik, dar anlamda sadece devlet başkanları doğrudan veya dolaylı olarak halk tarafından belli bir süre için seçilmesi, geniş anlamda ise; egemenliğin milletin bütününe ait olmasıdır. Türkiye’de Cumhuriyet rejiminin kabul edilmesiyle beraber, kişi egemenliğine dayanan bir yönetim son bulmuş ve ulus, kendisine ait olan gücü kullanma fırsatını ele geçirmiştir. Başka bir deyişle, Osmanlı düzeninde “kul” olan insanlar, “vatandaş” olma hakkını elde etmişlerdir.
Devletçilik, ekonomik kaynakların ve sanayinin devletin kontrolünde olması, devlet yetkilerinin artması, genişlemesi, kamu hizmet ve faaliyetlerinin yayılması demektir. Devlet, bu amaçla örgütlenecek ve faaliyette bulunacaktır. Planlı bir ekonomi, mevcut kaynakların uygun kullanılması ve hızlı kalkınma için devlet müdahalesi şarttır. 1930’lu yıllarda dünyada en hızlı kalkınan iki ülke SSCB ve Türkiye Cumhuriyeti idi; bunda en önemli etken Devletçilik ilkesiydi.
Devrimcilik, devrimleri sevmek ve korumak, onları çağdaş ve insanca yaşamanın gereği olarak savunmak demektir. Atatürk’ün anlayışına göre devrim, Türk Milleti’ni son asırlarda geri bırakmış müesseseleri (kurumları) yıkarak yerlerine, milletin en yüksek medenî icaplarına göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır. Devrimcilik ilkesi, bir taraftan devrimi korumayı öngörürken, diğer taraftan da sürekli olarak ileriye yönelmeyi, sürekli devrimleri gerekli kılar. Bu yüzden Atatürk çoğunlukla “İnkılâp” yerine “İnkılâplar” demeyi tercih etmiştir.
O yıllarda Devrim sözcüğü bilinmiyordu. İnkılâp, Arapça kökenli bir kelime olup, değişmeyi, bir hâlden başka bir hâle dönmeyi ifade eder. 1961 Anayasası’nda “Devrim” kelimesi kullanılmış, ancak 12 Eylül 1980 tarihindeki darbeden sonra “Devrim” kelimesinin kullanımından özellikle sakınılmış, yerine “İnkılâp” kelimesi kullanılmıştır. “Devrim” kelimesinden korkup, onu unutturmak için yerine “İnkılâp” kelimesini kullanmak sonucu değiştirmez; her ikisinin de Fransızca karşılığı “Révolution”, İngilizce karşılığı ise “Revolution”dur. Latince kökenlidir, “révolvere” kelimesinden gelir. Révolution kelimesi, ani ve şiddetli, kökten bir değişikliği ifade etmek üzere, ilk defa 1789 Fransız Devrimi ile kullanılmaya başlanmıştır. Önceleri “İnkılâp” kelimesini kullanan Atatürk’ün de sonradan “Devrim” kelimesini kullandığı görülür. Atatürk, Millî Mücadele dönemini de içine alan toplum ve devlet hayatında yapılan değişiklikleri “Türk Devrimi” diye ifade etmiştir.
Halkçılık, her türlü fert, aile ve sınıf imtiyazına karşı çıkmak demektir. Millî mücadelenin başından itibaren Atatürk tarafından savunulan bir kavram olmuştur. Halk Fırkası’nın (CHP) 11 Aralık 1923 tarihli toplantısında kabul edilen tüzüğünün 2. Maddesi, halkı ve halkçılığı şöyle tanımlamaktadır: “Halk Fırkası nazarında halk mefhumu (kavramı) herhangi bir sınıfa münhasır değildir. Hiçbir imtiyaz iddiasında bulunmayan ve umumiyetle, kanun nazarında mutlak bir müsavat (eşit) kabul eden bütün fertler halktandır. Halkçılar hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir cemaatin, hiçbir ferdin imtiyazlarını kabul etmeyen ve kanunları vaaz etmekteki mutlak hürriyet ve istiklâli tanıyan fertlerdir.”2
Bu ifadeden de anlaşılacağı üzere Atatürk’ün sınıfsız toplumdan kastettiği Marksist anlamda bir sınıfsız toplum değildir, tüm vatandaşlarının yasalar karşısında eşit olduğu bir toplumdur.
Milliyetçilik Türkçe sözlükte şöyle tanımlanmıştır: Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı, ulusalcılık. Milletin tanımı ise aynı sözlükte şöyle yapılmıştır: Çoğunlukla aynı topraklar üzerinde yaşayan, aralarında dil, duygu, ülkü, gelenek ve görenek birliği olan insan topluluğu, ulus.
Kemalizmi, Milliyetçiliği ve Sosyalist hareketi birbirinden ayırmak emperyalistlerin planıydı ve başarıyla uygulandı. Bu plan çerçevesinde Sosyalistlere karşı yapılan her hareket Atatürkçülük adına yapıldı. Bilmeyenler için söyleyeyim, en çok Atatürk heykeli 12 Eylül döneminde yapılmıştı. Sosyalist hareket faşist darbelerle bir süre için sindirilmişti, laiklik karşıtı uygulamalar 12 Eylül cuntasının desteğiyle artırıldı, Devletçilik de özellikle Turgut Özal dönemindeki özelleştirmelerle ortadan kaldırıldı.3 Kalanları temizlemek ve Türkiye Cumhuriyeti’nin tabutuna son çiviyi çakmak da AKP hükümetinin göreviydi.
Hiç şüphesiz Cumhuriyet’imizin kuruluş ilkeleri olan Kemalizmin altı ilkesi ne yazık ki bugün CHP’nin yalnızca ambleminde kalmış durumda. Nitekim CHP’nin halkı sokağa çağırırken tek derdi Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesi ve sonrasında tutuklanmasıydı. Neyse ki iş o kadarla kalmadı, yıllardır sabrı taşmış, bir bahane, bir işaret bekleyen kitleler sokaklara çıktı. Tıpkı Gezi Parkı eylemlerinde olduğu gibi: Kadın, erkek, genç, yaşlı, çoluk çocuk, sağcısı, solcusu, orta yolcusu; baskılardan, yoksulluktan, gelecek korkusundan bezmiş, demokratik, laik, sosyal hukuk devletine özlem duyan herkes. Bıçağın kemiğe dayandığı noktada TEORİLERİN AYIRDIĞI KİTLELERİ PRATİKLER BİRLEŞTİRDİ.
Çok kısa zamanda kitleler CHP’yi aştı, CHP kitleleri değil, kitleler CHP’yi yönlendirir oldu. O kadar ki kitlenin “Türkiye laiktir laik kalacak” diye slogan atması üzerine, şimdiye kadar dindarların oylarını kaybederiz korkusuyla laikliğe ilişkin söylemlerden kaçınan Özgür Özel de “Türkiye laiktir laik kalacak” demek zorunda kaldı.
Bundan sonra ne olacak? Hareket genişleyip güçlenerek amacına ulaşacak mı, yoksa sönümlenip zayıflayacak mı? Gidişe baktığımda tahminim şu: Hiç sanmıyorum, olacak şey değil ama, İmamoğlu serbest bırakılır ve diploması iade edilirse CHP’nin eylemi sürdürmek için bir sebebi kalmaz. Çünkü CHP, kapitalizmle de emperyalizmle de bir sorunu olmayan bir sistem partisi. En büyük yanılgısı da tek çözümün seçimde olduğunu savunması. İktidarın bir sebep yaratarak, örneğin ülkeyi bir savaşa sokarak, ya da olağanüstü hâl ilan ederek seçim yapmaması durumunda bir B planı, ya da seçimde daha önceki seçimlerde olduğu gibi her çeşit hileyi yaparak seçimi kazanması durumunda C planı yok. Haftada iki kez yaptığı mitingler de adına eylem demekle eylem olmuyor, toplumun bir kesiminin birikmiş gazını almaktan başka işe yaramıyor.
Hangi konuda olursa olsun her araştırma önergesine otomatik olarak ret oyu veren iktidar, Kürt sorunu denince balıklama atladı ve acilen bir çözüm komisyonu kurdu. Bunun arkasında bir emperyalist plan olduğunu anlamak için biraz yakın tarihe ve emperyalist güçlerin Orta Doğu’yu yeniden şekillendirme çabalarına bakmak yeterli. CHP, “Çözüm Komisyonu” diye yutturulan bu komisyona katılmakla tabanından epey destek kaybetmiş görünüyor. Bu arada komisyonun kimin ne olduğunu göstermesi bakımından bir turnusol kâğıdı olduğunu kabul etmek gerek.
O halde eylemleri sürdürmek, genişletmek ve güçlendirmek, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletini yeniden inşa etme ve onu sosyalizmle taçlandırma görevi -her zaman olduğu gibi- yine Sosyalistlerin omuzlarında. Tabii Kemalistlerle ve Milliyetçilerle barışık olmak ve eylem birliği yapmak koşuluyla.
1 Atatürk ve Sosyalizm konusunda ayrıntılı bilgi için bkz: Atilla Cemal Eşen, Postmodernizmin Kıskacında Sol ve Propaganda, Yayın B, İzmir, 2019
2 Prof. Dr. Hamza Eroğlu, Türk İnkılâp Tarihi, Savaş Yayınları, Ankara, 1990, s.418.
3 Türkiye’de laiklik karşıtı hareketler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz: Atilla Cemal Eşen, Dinlerin Sınıfsal Kökeni ve Din Üzerinden Siyaset, Berfin Yayınları, İstanbul, 2021.)
