Türkiye’nin siyasal ve toplumsal yaşamındaki gerilimlerin şiddetlenmesine koşut olarak çeşitli siyasetler arasındaki saflaşmalar her geçen gün daha da berraklaşıyor. Bu berraklaşmayı başlı başına olumlu karşılamak lazım. İçerisinden geçtiğimiz böylesi kriz anlarının en olumlu tarafı da bu berraklaşma olsa gerek. Komisyon masasında koltuk kapmaca oynayanlar da çok açık, sürecin emperyalizm destekli gericilikten beslendiğini görüp karşı çıkanlar da.
Bu saflaşmayı çok daha açık hale getiren bir gelişme, 1 Ağustos 2025 tarihinde yayınlanan “Ülkemizin Uçurumdan Yuvarlanmasına İzin Vermeyeceğiz!” başlıklı bildiriyle gerçekleşti. Oldukça kısa ve net bir çağrıyla çeşitli cumhuriyetçi aydın, yazar ve siyasetçi tarafından yayımlanan metin, kısa sürede yoğun ilginin ve aynı zamanda “yerginin” hedefi haline geldi. Eleştiri her zaman iyidir, yeter ki dayanaklı ve tutarlı olsun. Ancak, bildiriye gelen yergilerin (bunlara eleştiri demek de doğru olmaz) ekseriyeti saldırganca ithamlara ve dayanaksız iftiralara dayalı gerçekleşti. Dahası, bildirinin gerek içeriğinde gerekse de imzacı listesinde açığa çıkan kapsayıcılığı, tek bir partinin çeperine hapsedilmeye ve gerçekleşen karşı çıkışın niteliği dışarıda tutularak imzaya destek olan kişi ve kurumların hedef alındığı bir suçlama kampanyası başlatıldı. Habertürk’te Muhsin Kızılkaya imzasıyla çıkan “Siz, Aşağıda İmzası Olanlar!” başlıklı yazı ve Evrensel’de çıkan Yusuf Karadaş imzalı “TKP Hangi ‘Birikim’in Sözcülüğüne Soyunuyor” başlıklı yazı bu dar bakışı yansıtan yazılar arasında öne çıkanlar oldu.
Yazının başlığı okuyucuyu yanıltmasın. Elbette burada söz konusu bildiriye imza atan herkes adına bir görüş bildirecek halimiz yok. TKP’li dostlarımız kendilerine yönelik eleştirilere zaten gerekli cevapları verebilir ve veriyor. Nitekim, Aydemir Güler’in Sol Haberde çıkan “Hayır, bu bir kavrayış sorunu değil” başlıklı yazısı TKP tarafından söz konusu saldırılara önemli bir cevap niteliği taşıyor. Ancak, bildiride imzası bulunan diğer tüm yurtseverlerle birlikte esasında imza metnini de aşarak bu ülkedeki tüm cumhuriyetçilere “siz, bu bildiride imzası bulunanlar!” diyerek parmak sallamaya kalkanlara bizlerin de bir cevap vermesi gerekli hale geldi. Çünkü bu tekil bir partinin inisiyatifi ve iradesini değil, bu ülkenin çok geniş bir alanda mücadele yürüten tüm yurtsever cumhuriyetçilerinin bakışını ve iradesini yansıtıyor. Bu iradeyi tek bir siyasal partinin veya grubun alanına hapsetmek tam da bildirinin içeriğini es geçerek kişi ve kurumlar üzerinden saldırıya geçen karşı kuvvetlerin ekmeğine yağ sürmek olur. Bu yazıyı yazmanın bir gerekliliğini de bu tehlike oluşturmaktadır.
Cumhuriyet Mevziisi
Açıklama oldukça kısa ve net talepler içeriyor. Olduğu gibi yeniden okumakta fayda var.
“Barış ve kardeşlik istiyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti’nin, Lozan Anlaşması’nın sorgulanmasını; mevcut sınırlarımızın tartışılmasını, yeni-Osmanlı hayallerini, Türkiye İmparatorluğu gibi gayrimeşru adlandırmaları, ümmetçiliği, etnik ve mezhepsel kimliklere dayalı siyasal yapı ve kurumları istemiyoruz.
Barış ve kardeşlik ve de bağımsız ve laik bir ülke,
Eşitlikçi bir düzen, planlı bir ekonomi istiyoruz.
Ülkemizin uçurumdan yuvarlanmasına izin vermeyeceğiz.”
AKP’li Numan Kurtulmuş’un anayasanın üçüncü maddesinin değiştirilmesini kamuoyu önünde tartışmaya açtığı bir dönemde Türkiye Cumhuriyeti’nin sorgulanmadığı iddia edilebilir mi? PKK’nın silah bırakma adı altında yayınladığı bildiride yer alan ve Öcalan’ın açıklamalarında tekrar edilen ifadelerde alenen Lozan Anlaşmasının sorgulanması göz ardı edilebilir mi? “Türk-Kürt-Arap milleti” gibi ifadelerle ümmetçilik ve yeni-Osmanlıcılık pompalanırken etnikçilik ve mezhepçiliğe dayalı siyasete göz yumulur mu? Bölgemizde mezhepsel ve etnik çatışmalar ve bölünmeler emperyalizmin desteğiyle kışkırtılırken Türkiye’nin içerisine sokulmaya çalışıldığı bu tehlikenin farkında olmamak mümkün mü?
Söz konusu bildiri, tüm bu somut yakıcı gelişmelere “dur” diyen ve alternatif modeli kabaca tarif ederek bağımsız, laik, eşitlikçi ve planlı ekonomiye dayanan bir düzende barış ve kardeşlik içerisinde yaşama arzusunu ortaya koyan bir iradenin ürünü olarak ortaya konuldu. Hangi samimi yurtsever, ilerici bu ilkeli duruşa karşı konumlanabilir? Metinde yer alan hangi tutum metin imzaya açıldığı günden itibaren devam eden saldırılara sebep olmuş olabilir? Sürecin emperyalizmin desteğiyle olgunlaştığını ve AKP-MHP gibi siyasal İslamcı-milliyetçi gericilik eliyle yürütüldüğü ortadayken “devrimcilik” adına nasıl komisyon masalarından bu ülkenin cumhuriyetçilerine “devrimcilik dersi” verilmeye kalkışılabilir?
SSCB’nin çözülmesinden itibaren Türkiye’deki aydınlanma ve Cumhuriyet birikimini hedefe koyan emperyalist saldırıların amaçları yıllardır birinci ağızlardan deklare edilmesine rağmen iktidarın her “açılım” sürecinde arkasına dizilen kuvvetler doğrudan emperyalizmin uşaklığına soyunmuyorlarsa nasıl bir akıl tutulmasının veya tarihten ders almazlığın sonucu olarak komisyon masalarında halktan gizli oturumların tarafı olabiliyorlar? Bugün gündeme gelen “Osmanlı millet sistemi” veya ümmetçilik gibi başlıklar uzun yıllardır ABD emperyalizmi tarafından Türkiye’nin önüne getirilen “çözümlerdir.” 1991 yılında, CIA analistlerinden Paul Henze, tıpkı bugün Tom Barrack gibi Türkiye’nin önüne dört ödev koyuyordu. Hatırlayalım. 1-) laiklik eskidi, ılımlı islam kapsamında dinin/islamınsiyasallaşması lazım. 2-) Lozan Anlaşmasının “azınlık” anlayışı eskidi, yalnızca müslümanolmayan toplulukların değil, Müslüman olup etnik açıdan Türk olmayan toplulukların da azınlık statüsüne alınması lazım. 3-) Atatürkçü yalıtık dış politika eskidi, Atatürk’ün 23 Nisan 1920’de TBMM’de yaptığı konuşmada serüven olarak, hayali görüşler olarak nitelenen pantürkist ve panislamist politikalara yeniden dönülmesi lazım. 4-) ulus devletler başarılı olamadı, etnik-dinsel ve mezhepsel temele dayalı, olmazsa bölgesel federal sisteme, özellikle de “Osmanlı millet sistemine” dönülmesi lazım.
SSCB’nin yıkıldığı tarihlerde CIA şeflerinin Türkiye’nin önüne koyduğu “yol haritasının” bugün fiiliyata geçtiğini bildiriye karşı saldırı başlatanlar göremiyor mu? Bal gibi görüyorlar. Sorduğumuz tüm soruları bile isteye, konumlandıkları ve iş birliği içerisinde oldukları kuvvetlerin çıkarları gereği savunuyor ve yazıyorlar. Saldırılarının ve paniklerinin sebebi detüm bu işbirlikçiliklerine karşı yükselen cumhuriyetçi karşı çıkıştan kaynaklanıyor.
Mecliste milletvekili koltuğu kapmak için DEM’e, AKP’ye sırtını verenlere, MHP ve PKK ile ülkeye “barış” getireceğini iddia edenlere iyi bakın. Muzaffer İlhan Erdost’un birinci açılım sürecinde yazdığı “Etnik Ayrışma Ulusal Bütünleşme” kitabında belirttiği gibi “Savaş, hemen şimdi” diyenlerle “Barış, hemen şimdi” diyenlerin aynı ekipler olduğu bugün de rahatlıkla görülecektir. (Erdost, 2015: 57)
İçerikleri tamamen kof olan, niyet ve çıkarları emperyalizm destekli siyasal İslamcılıkla buluşan tüm “komisyonculara” karşı Cumhuriyeti devrimci ve emekten yana bir anlayışla yeniden ayağa kaldırmak boynumuzun borcu. Bunu her türlü saldırıya, her türlü dar grupçu anlayışa karşı sürdürmekte kararlı olacağız. “Hayat işte” diyerek konjonktürel bir mücadele ekseni çizmiyoruz. Cumhuriyeti, cumhuriyetçi olduğumuz için savunuyoruz. 1923 Devrimi esin kaynağımız ve gerisine düşmeden ileri taşımamız gereken bir mücadele mirası olduğu için Cumhuriyet mevziisinde toplanma çağrısı yapıyoruz. Ülkemizin ağır bir karşı-devrim saldırısıyla burun buruna geldiği bir dönemde sosyalist cumhuriyetçiler olarak tüm yurtseverleri ve cumhuriyetçileri bu samimiyetle mücadeleye ve dayanışmaya davet ediyoruz.
