More

    “Karanlığın” Otopsisi

    Tıp biliminin bir kavramı olan otopsi; “bir cesedin ölüm nedenini ve şeklini belirlemek için diseksiyon yoluyla kapsamlı bir şekilde incelenmesini içeren cerrahi bir prosedür” olarak tanımlanmaktadır. Otopsi, araştırma veya eğitim amaçlı mevcut olabilecek herhangi bir hastalık veya yaralanmayı değerlendirmek için yapılabilmektedir. Mevcut hastalığın kökenindeki nedenleri somutluk yani beden üzerinden inceleyen bu yöntemi, sosyal bilimlere ödünç almak esasında tarihsel materyalist yöntemin “gerçeklik her zaman somuttur, soyut gerçeklik olmaz” önermesinin bir türevi olarak değerlendirilebilir.

    Bu haftaki yazımızda, tıp biliminde hasta veya yaralı bir bedeni incelemek için uygulanan otopsi yöntemini, Türkiye’de uzun bir süredir çürümenin ve yozlaşmanın siyasal zemini haline gelmiş gelenek ve söylemlerin nedenlerini incelemek için kullanacağız. Dolayısıyla, esas amaç zaten ölmüş olanın selasını okumak veya diğer bir deyişle malumun ilamını tekrar etmek olmayacak. Esas amacımız, bugün Türkiye’de çürüyen siyasetlerin sözde “devrim, bağımsızlık, eşitlik” adına karşı-devrim saflarında nasıl cumhuriyet düşmanlığının koçbaşılığını yaptığını ve sisteme entegre hale geldiğini son güncel gelişmeler ekseninde ortaya koymak olacak.

    ***

    Bilimsel sosyalizmin temel kalkış noktası her koşulda somut somut durumun somut tahlilini yapmaktır. Böylelikle, tüm siyasal hedef ve strateji, niyet ve istekler üzerine değil; gerçekliğin somut olguları üzerine inşa edilir. Yılın başından itibaren bölgemizde ve Türkiye’de yaşanan gelişmeleri bu somut düzlemde ortaya koyarak özetlemeye çalışalım.

    Türkiye’de, ABD’nin neoliberal uyum politikalarının Türkiye için bir reçetesi olarak hazırlanan Derviş reformlarını uygulamak, bu kapsamda hızlı özelleştirmeler ve Cumhuriyet’in kamucu birikimini tasfiye etmek, Irak’ı işgal ile başlayan Büyük Ortadoğu Projesi’nin ve daha geniş anlamda NATO’nun taşeronluğunu yapmak ve özet itibariyle Türkiye’de Cumhuriyetin tüm kalkınmacı, bağımsızlıkçı, aydınlanmacı birikimini tasfiye etmek için iktidara getirilen AKP, 2011 yılından itibaren doğrudan destekçisi olduğu Suriye’nin parçalanma operasyonunu ABD ve İsrail’in de desteğiyle 2025 yılı başında “başarıyla” tamamlamıştır. Davutoğlu’nun stratejik derinlik perspektifi ekseninde dışarıda Yeni-Osmanlıcı, alt-emperyalist bir misyonla, içeride ise ümmet kimliğine dayalı Orta Çağcı siyasetlerle iktidarını sürdüren AKP, 2017 sonrası MHP ile oluşturduğu Cumhur İttifakı’nı HÜDAPAR, BBP, Vatan Partisi ve DEM Parti gibi aktörlerle genişleterek kendi siyasetinin meşruluk zeminini oluşturacak ortaklar edinmiştir.

    Bu aktörlerin hepsi kendi tabanlarına, AKP’nin bölgedeki ülkelerin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü tehlikeye atan, dolayısıyla Türkiye’nin de bağımsızlığını ve bütünlüğünü tehlikeye atan hamlelerine adeta bir “kılıf geçirerek” meşrulaştırma ve destek sağlama işlevini yerine getirmeye çalışmıştır. İsrail, Filistinli çocukları bombalarken devam eden ve dahası gün geçtikçe gelişen İsrail ile ticari ilişkileri görünmez kılmaya çalışmışlardır. Tarikat ve cemaatler devletin kurumlarını ele geçirirken, başta eğitim sistemi olmak üzere devletin tüm kilit yapıları hızlı bir siyasal İslamcı saldırıya maruz kalırken, 2017 Referandumuyla saray sistemi anayasal hukuk devleti yapısıyla ikame edilirken tüm olanlara rıza üreten, sarayın bahçesinde köşe kapmaca oynayan bu küçük ortaklar olmuştur. Öyle ki, “Genç Osmanlılarda Jön Türklere oradan Kemalist Devrime uzanan milli demokratik devrimi tamamlama” hedefiyle hareket ettiğini iddia eden taşeron yapılar, bu ülkede sarayları yıkan devrimci geleneği kendi salon toplantılarına meze edecek hale getirmişlerdir. Müdaafa-i Hukuk anlayışıyla kurulan 1923 Cumhuriyetini savunduğunu iddia eden bu taşeronlar, ülkede hukukun altının oyulduğu, savunma ve yargılanma kanalları başta olmak üzere tüm hukuk sisteminin siyasallaştığı bir dönemi “hukukun altın çağı” diye kutsayan, yapılan adaletsizlikleri meşrulaştıran bir siyasetin koçbaşılığını üstlenmişlerdir. Bugün, iktidar bloğunun muhalefetin geniş kesimlerine karşı yürüttüğü gözaltı ve tutuklama uygulamalarına karşı, terör örgütü PKK ile masaya oturulmasını, bu ülkenin yurtsever gençleri bayram gününde hapislere atılırken ve ailelerini görmeleri engellenirken terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’a heyetler yollamanın ve propaganda içerikli görüntülerini yayınlamanın “vatanseverlik” olduğunu bu taşeron aktörler pompalamaya çalışmıştır.

    ***

    PKK’nın, Suriye’nin Kuzeyindeki yapılanması olan YPG’ye yığınak yapmak üzere silah yakma seremonisini gerçekleştirdiği, karşılığında Türkiye Cumhuriyeti devletini “yeni anayasa” ve “yeni çözüm süreci” kapsamında köşeye sıkıştırmaya çalıştırdığı, ümmet ve kimlik temeli çerçevesinde Türkiye’nin emperyalizm destekli yeni bir Orta Çağ ittifakıyla uçuruma sürüklendiği apaçık ortadadır. KCK lideri Cemal Bayık’ın açıklamalarına bakalım: “PKK bugün silah bırakır ama başkası silahlanır. Silahların yakılması sembolik bir adımdır. Benzer silah yakma törenlerinin gerçekleşip gerçekleşmeyeceği, Abdullah Öcalan’ın koşullarında yaşanacak değişikliğe bağlıdır.” diyor. Yine, Rudaw’ın haberine göre Bayık, “Böyle olmadığı sürece kimse bizden silah bırakmamızı isteyemez” ifadelerini kullanıyor. Gerçeklik bu denli ortadayken, karşı-devrim saldırısının koçbaşılığını ideolojik düzlemde yapan ve toplumu manipüle etmeye çalışan, ihanet sürecinin karşısında olanları “sahte milliyetçi, sahte solcu, Amerikancı, İsrailci” olarak damgalamaya çalışan ve tam da suçlarken kendisini tarif eden AKP’nin taşeron aktörleridir. Bunlar, emperyalizm destekli yeni Orta Çağ Karanlığının koçbaşılığına soyunmuşlardır. Bundan dolayıdır ki, karşı-devrim saflarında ve çürümenin tam orta yerinde yer almaktadır.

    Bilimsel sosyalizmin ışığından tamamen kopmuş, böylesi bir iddiası da kalmamış, tarihimizdeki milli demokratik devrim birikimimizi kendi ikbal hedefleri doğrultusunda eğip bükmüş, “en çok ben Müslümanım” yarışıyla AK-İT TV müdavimi olmuş bir yapının canlı kalabilme imkânı da kalmamıştır. Siyasal İslamcılarla, bölücülerle, Cumhuriyet yıkıcılarıyla yan yana gelen ve karşısındaki yurtseverleri “sahte solculukla” suçlayan bir zihin yıkımı, DEM’i, AKP’yi, MHP’yi ve diğer Cumhur İttifakı aktörlerini “gerçek solcu” olarak tanıtmaktadır. Neresinden tutulsa elinde kalan bu argümanlara, ülkenin gerçek yurtseverlerinin ve Cumhuriyetçilerinin inanması mümkün değildir. Çok nettir ki; destek olanlar, bireysel çıkar ve ikballeri peşinde olanlar veya şeyh-mürit mantığıyla hareket eden tarikat üyeleridir.

    Bu çürümenin karşısında, Cumhuriyet mevziisinde, anti-emperyalist, aydınlanmacı, bağımsızlıkçı yurtseverlerin gözünü açmak, onları uyarmak ve bu emperyalizm destekli Orta Çağ ittifakına karşı Cumhuriyet bariyerini örmek önemli ve gerekli hale gelmiştir.

    Yazılar

    Yazılar

    spot_img