Turizm sektöründe çalışan işçilerin 10 gün çalıştıktan sonra 11. gün hafta tatili yapabilmesini öngören yeni düzenleme, yüzeyde bir istisna gibi sunulsa da gerçekte çok daha köklü bir dönüşümün parçasıdır. Bu düzenleme, yalnızca İş Kanunu’nda teknik bir değişiklik değil; Türkiye’de modern yurttaşlık haklarının ve emek hukukunun sistemli biçimde tasfiye edilmesinin açık bir göstergesidir. Aynı süreçte gündeme gelen “yeni anayasa” tartışmaları ise bu tasfiyeyi yalnızca emek alanında değil, devletin tüm yapısal çerçevesinde kalıcı hale getirme çabasıdır.
Bugün Türkiye, yalnızca yeni bir anayasa değil, bütünsel bir rejim yeniden yapılanması süreciyle karşı karşıyadır. Bu yeniden yapılanmanın temel karakteri, moderniteyle birlikte gelişmiş olan hak temelli yurttaşlık anlayışının terk edilmesi ve yerine kimlik temelli, aidiyet odaklı bir toplumsal-siyasal formun geçirilmesidir. Emek rejiminde yaşanan dönüşüm de bu siyasal mimarinin doğrudan bir uzantısıdır.
Modern yurttaşlık düşüncesi, ulus-devletin kurucu ilkesi olarak, sınıf farkı ya da kimlik farkı gözetmeksizin bireye haklar tanımış; sendikal haklar, hafta tatili, iş güvencesi gibi kazanımlar bu zemin üzerinde gelişmiştir. Oysa bugün bu kazanımların geri alınmaya başlaması anlamına gelen 10+1 uygulaması ile eski dönemin değerler sistemine iade edilmemiz anlamına gelecek yeni anayasa girişimlerinin kesiştiğini görüyoruz.
Bu süreçte PKK’nın silah bırakmasıyla eşzamanlı yürütülen yeni anayasa tartışmaları da,Türkiye’nin yalnızca emek rejiminde değil, devlet yapısında da köklü bir kopuşun hedeflendiğini göstermektedir. Osmanlı’nın “millet sistemi”ni andıran, etnik ve mezhebi cemaatlerin anayasal tanınırlık kazandığı, yurttaşlığın yerini kimliklerin aldığı bu öneri; emekçileri ortak sınıf zemini üzerinde değil, aidiyetlere göre bölünmüş ve yönetilebilir hale getirmeyi amaçlamaktadır. Bu, klasik anlamda modernitenin değil, Yeni Ortaçağ olarak adlandırılabilecek bir dönemin işaretidir.
Yeni Ortaçağ, yalnızca siyasal yapının parçalanması değil, aynı zamanda üretim ilişkilerinin yeniden biçimlendirilmesi anlamına gelir. Bu düzende işçi, artık hak sahibi bir yurttaş değil; bağlı olduğu kimliğe göre değerlendirilip konumlandırılan bir figürdür. Emek ilişkileri ise bireyin hak temelli sözleşmelerle değil, cemaat içi sadakatle bağlı hale getirildiği yeni bir sömürü biçimiyle yapılandırılmaktadır. Bu yönüyle günümüzde şekillenen emek rejimi, modern köleliğe özgü tüm öğeleri taşımaktadır: güvencesizlik, denetimsizlik, kuralsızlık ve itaat beklentisi.
Dolayısıyla bugün anayasal sistemin yeniden dizaynı ile iş hukuku alanında yapılan değişiklikler birbirinden bağımsız değil; aynı siyasal ve tarihsel yönelimin iç içe geçmiş iki farklı düzlemdeki tezahürleridir. Bu yönelim, moderniteyle hesaplaşmayı merkezine almış; onun yerine, kimlikçi-muhafazakâr ve sermaye yanlısı bir rejimi inşa etmeye yönelmiştir.
Bu çerçevede toplumsal muhalefet, yalnızca anayasa metni üzerindeki değişikliklere ya da iş kanunundaki düzenlemelere teknik itirazlarla sınırlı kalmamalı; her iki alandaki dönüşümün ortak tarihsel mantığını açığa çıkarmalıdır. Çünkü mesele yalnızca hangi anayasayla yönetileceğimiz ya da hangi iş rejiminde çalışacağımız değil, nasıl bir toplumda yaşayacağımız sorusudur.
