Bu çağ, kokusu bilinçleri saran bir çürümenin çağı.
İçi boşaltılmış, özü yabancılaşmış, sözü paraya, vicdanı iktidar hırsına kurban edilmiş bir zaman diliminde, dimdik duran hakikat çınarının bir yaprağı daha toprağa düştü. Nihat Genç; ismi gibi genç kalan bir öfkenin, yürekten bir muhalefetin, tavizsiz bir hakikat arayışının çelik kalemiydi.
Mehmet Bedri Gültekin’in ardından yüreğinin hüznü gözlerinden, kaleminden dökülüyordu. İkiside Anadolunun bağrından, nehirler gibi akıp toprağa karıştılar. Solukları rüzgarlarla dolaşıyor şimdi…
Nihat Genç, hastalıklı çağımızın en ağır illetine, “aydın” kisvesi altındaki riyakarlığa, oportünizme, korkaklığa ve sözde entelektüel tutarsızlığa karşı açtığı savaşla tanındı. Karşısına dikildiği her türlü gücün, her çeşit sahtekarlığın, her renkten yozlaşmanın amansız düşmanıydı. “Ağzı bozuk”tu, yalandan, döneklikten, süslü laf kalabalığından müthiş bir tiksinti duyardı. Onun “küfrü”, çürümüş düzenin koca koca yalanlarının tepesine inen bir balyozdu. Her sözü, kılıç gibi keskin, mermi gibi kararlıydı. Söyledikleri, yazdıkları; rahat koltuklarda, bu devran hep böyle gidecek sananların görmek istemediği çıplak gerçeklerdi.
Cumhuriyetçi, Kemalist damarı, kalesinin temel harcıydı. Anadolu’nun toprağına, yalın gerçeğine, ulusal bağımsızlık ruhuna kök salmıştı. Batının kültür emperyalizmine, yerli işbirlikçilerin ihanetlerine, kapitalizmin insanı metalaştıran çarklarına karşı amansız bir kin beslerdi. Cumhuriyet’in devrimci, halkçı, bağımsızlıkçı ruhunu, kendini beğenmiş “çağdaş” kılıklı taklitçilerin elinden kurtarmak için amansız bir mücadele verdi. Devrimci romantizmle Anadolu gerçekçiliğini, kavganın sertliğiyle ince bir mizahı harmanlardı yazılarında. Bir aydından çok, bir halk neferi, bir hakikat savaşçısıydı.
Düşmanları “şanslı”ydı. Nihat Genç, kolayca ezilebilecek, satın alınabilecek, korkutulabilecek cinsten bir düşman değildi ama çelikten bir aynaydı. Karşısındakine, kendi çirkinliğini, korkaklığını, riyasını bütün çıplaklığıyla gösterirdi. Onunla mücadele etmek, sıradan bir tartışmaya girmek değil, kendi içindeki zaaflarla, ikiyüzlülüklerle yüzleşmek demekti. Böyle sahici, böyle dürüst, böyle sağlam bir düşmana sahip olmak, gerçekten de herkese nasip olmaz. O, düşmanlığı bile bir onur meselesi, bir fikri arınma vesilesi kılmıştı.
Bu yabancılaşma, bu sürekli taviz çağında, Nihat Genç gibi bir çelik kalemin yokluğu daha da çarpıcı. O, çürüyen her şeye inat, kök saldığı toprağın gerçeğinden beslenen, dimdik ve korkusuz bir hakikat savaşçısıydı. Sözü eğilmedi, bükülmedi. Yazdıkları ve söyledikleriyle, bu çürümüşlük denizinde bir kaya gibi durdu. Bu ihanet çağının sessizliğine karşı son sözü “Cumhuriyeti yaşatın” oldu. Anısı, korkaklığa, yalakalığa, sahtekarlığa karşı dik durmanın, hakikati en sert, en yalın haliyle haykırmanın kıymetli mirası olarak yaşayacak.
