“Azizim uçtum gel
dost bağına düştüm gel
yahşi günün kardeşi
yaman güne düştüm gel”
Son günlerde İran ve İsrail arasında tırmanan çatışmalar, yalnızca iki ülke arasında yaşanan askeri bir gerilim değil, aynı zamanda küresel ölçekte yürütülen ideolojik bir savaşın da parçası. Özellikle Batılı medyada estirilen hava çok tanıdık: İran, özgürlük düşmanı, kadınları bastıran, sanatı susturan “karanlık bir rejim” olarak sunuluyor. “Modern dünyanın düşmanı”, “Batı değerlerinin antitezi” gibi sıfatlar tüm bir batı zihin dünyasına sari islamofobik histerinin argümanları olarak havada uçuşuyor. Oysa bu söylem, gerçekliğin sadece kısıtlı bir yüzünü gösteren, üstelik onu da abartılı ve çarpıtılmış biçimde servis eden bir emperyalist propaganda örneği.
İran’a dair bu tek boyutlu anlatının, Batı kamuoyunu bir askeri müdahaleye, ya da en azından kuşatmaların meşrulaştırılmasına ikna etmeyi amaçladığı açık. İsrail’in öncülük ettiği bu psikolojik savaş, İran’daki rejim eleştirilerini, halkın itirazlarını ya da kültürel gerilimleri, emperyalist müdahaleyi haklılaştıracak şekilde sunuyor. Bu, yeni bir yöntem değil. Irak’ta da “özgürlük getirmek” adı altında milyonlarca insan katledildi. Libya, “insani müdahale” adıyla bir kabile savaşına çevrildi, Afganistan neredeyse taş devrine iade edildi.. Şimdi sıra İran’da mı?
İran’ın İslam Cumhuriyeti elbette eleştirilemez değil. Ancak eleştiriyi emperyalizmin sesiyle yapmak, halkların yararına değil, onları daha da baskı altına alan savaş politikalarının yararınadır. İran’daki toplumsal gerçeklik ise çok daha katmanlı, çok daha renkli. İran’a ilişkin bu karalama kampanyası, ülkenin iç dinamikleri ve toplumsal çeşitliliği üzerine yapılan bilinçli bir perdelemeden ibaret
Gerçekte İran, bütün çelişkileri ve sınırlılıklarına rağmen, çok renkli bir toplumsal ve kültürel yaşama sahip. Bugün İran sineması, dünyada en saygın uluslararası ödülleri kazanan, derinlikli ve insan odaklı anlatılarıyla takdir edilen bir üretim sahası. Abbas Kiarostami’nin filmleri, yalnızca İran değil, dünya sinemasına nefes aldıran işlerdir. Asghar Farhadi, Jafar Panahi gibi yönetmenler, İran toplumundaki adalet arayışını, kadının sesini, bireyin iç çatışmasını evrensel bir sinema diliyle anlatabiliyor. Eğer İran, sanatı boğan bir “şeriat cehennemi” olsaydı, bu eserlerin hiçbirinin ortaya çıkamayacağı akılcı bir muhakemenin zaruri çıktısıdır.
Müziğin de benzer bir direniş dili oluşturduğu görülüyor. Yeraltı müzik sahnesi, İran gençliğinin sesini duyurduğu önemli bir alana dönüşmüş durumda. Batılı sound’lar ile buluşabilmiş, büyülü iran müziğinin dünyaya kazandırdığı bir çok müzisyen (Azam Ali, Kayhan Kalhur, Farid Farjat, Mohsen Namjoo vb.) evrensel ölçekte dinleyici ve takipçi kitlesine sahip.
Ve evet, kadınlar. İran’da kadınlar görünmez değil. Tam tersine; şehir yaşamında, iş dünyasında, akademide ve sokakta varlar. Başörtüsü zorunluluğu ise kağıt üzerinde duruyor belki, ama fiilen çok sayıda kadın başı açık dolaşıyor. Evet, baskılar, müdahaleler oluyor ama bu tablo Suudi Arabistan ya da Taliban rejimiyle kıyaslanamayacak kadar farklı. Elbette rejimle toplum arasında bir gerilim alanı olduğu doğrudur; ancak bu gerilim, toplumun değişim arzusu ve direngenliğini de gözler önüne sermekte. İran’daki kadın hareketi güçlü, örgütlü ve kültürel olarak derin.
İşte tam bu noktada, propagandanın en kirli yanıyla karşılaşıyoruz: halkların kendi iç çelişkilerini, kendi mücadelelerini bastıran bir dış müdahale çağrısına dönüştürmek. İranlı kadınların başörtüsü mücadelesi, İranlı sanatçıların ifade özgürlüğü talebi, Batı’nın savaş makinesine “meşru neden” sunmak için araçsallaştırılıyor. Halbuki bu mücadeleler İran halkına aittir. Ne İsrail’in ne Amerika’nın ne de onların peşinden giden medya aygıtlarının sahiplenmesine ihtiyaçları yoktur.
Ve belki tam da bu yüzden, yazının başlığına da ismini veren Abbas Kiarostami’nin Kirazın Tadı adlı başyapıtı bugünlerde yeniden hatırlanmalı. Kirazın Tadı, aynı zamanda İran toplumunun da metaforudur: dışarıdan bakanların göremediği bir yaşam coşkusu, içeriden doğan bir direnç ve güzellik anlatılır. Filmde, yaşamla ölüm arasında sallanan bir adamın, bir avuç kirazla yeniden hayata bağlanması anlatılır. Bütün o karamsarlık, o yalnızlık, o umutsuzluk… ama sonra doğanın içinden, hayatın içinden gelen bir küçük tat, her şeyi değiştirir. Bugün İran’da da, bütün o baskılara, sınırlamalara, kuşatmalara rağmen hayata dair bir direnç var. Sanatta, sokakta, kadınların yürüyüşünde, gençlerin müziğinde, yaşlıların duasında, çocukların oyununda…
Batı’nın, özellikle de İsrail’in İran’ı şeytanlaştıran söylemine karşı, İran halkının üretimi, umudu ve direnciyle yanıt verilmelidir. Hayatı savunmak, savaşa karşı halkların sesini yükseltmek, emperyalist manipülasyonlara karşı gerçekleri dillendirmek bugün her aydının, her ilerici insanın görevidir.
Çünkü İran’da hayat kirazın tadı gibidir: Belki biraz ekşi, belki biraz buruk… ama her şeye rağmen tatlı ve yaşanmaya değer.
